Ara Verdik

Sinemayadair.com web hosting problemleri sebebiyle uzun bir süre yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. Bu durumdan dolayı tüm Sinemayadair.com takipçilerinden özür diliyoruz.

Hosting problemlerinin giderilmesiyle birlikte, Sinemayadair.com yeni yüzüyle ve öncekinden daha dolu, güncel ve zengin sinemaya dair içeriklerle pek yakında yayında olacak...

Bu süre boyunca Sinemayadair.com'u sosyal medyadan takip edebilirsiniz:

31 Aralık 2007

İyi Seneler!


Hepimizin tüm ilgisi gelecek olmalıdır, çünkü yaşamımızın geri kalanını orada geçireceğiz. 2008 yılı geleceğimize atacağımız ilk adımdır. Tüm adımlarımızın sağlam olması dileğiyle nice mutlu yıllar dilerim...

21 Aralık 2007

Ölümlü İsen Cesur Ol!

Kimse ölümsüz değildir… Fakat Beowulf cesurluğuyla ölümsüzlüğü hakeden bir kahraman. Özellikle Ortaçağ Avrupası’nda pek çok kahraman peyda olmuş, kötülerle savaşmak için halkın desteğini almış ve her seferinde iyiler yani kahramanımız kazanmış ve halkını kurtarmıştır. Çeşitli kahraman türleri vardır. Herkül ve Zeyna gibileri mitolojiden gelir; Batman ve Örümcek Adam gibileri ise şehir kahramanlarıdır ve çizgi romanlardan gelirler. Bizim kahramanımız Beowulf ise epik destanlara konu olmuş bir yiğittir hani bizim Kara Murat’ımız ve Malkoçoğlu’muz gibi…


Beowulf, ölümsüz olarak anılabilecek kadar cesur! Konusu itibariyle iyi bir malzeme… Bu malzemeyi sinemaya uyarlayarak çok iyi değerlendirmişler. Oyunculara bakınca, başrolde göze çarpan bir star yoktu fakat buna da gerek yoktu çünkü böyle kahramanlık rolleri için bence tanınmış bir yıldızın oynaması bir hatadır ki bu filmde Ray Winstone gerçekten Beowulf'un hakkını tamamen verdi. Oysaki daha önceki 1999 yapımı Beowulf’da “İskoçayalı”dan tanıdığımız Christopher Lambert ve 2005 yapımı Beowulf&Grendel filminde ise “300 Spartalı”dan tanıdığımız Gerard Butler kahramanımız olmuştu. Peki kaçımız bu filmleri biliyoruz?… Daha sonra Anthony Hopkins ve Angelina Jolie iki starımız için bu filmde rol dağılımı çok yerinde. Filme ilgi çekmek için starlar gerekir fakat film çok fazla bu starlar etrafında dönünce sıkıcı olabilir. Bu filmde böyle olmadığı için film tam tadında seyir aldı.


Peki başka kimlerdi bu malzemeyi iyi değerlendirip böyle tadında bir fantastik film ortaya çıkaran? Tabiki yapımcı yönetmenimiz Robert Zemeckis… Teknolojiyi sinemayla buluşturan isimlerdendir ki hatırlarsınız "Geleceğe Dönüş" 1985 yapımıdır. Daha çok gerilim türünde ürünler veren yapımcı yönetmenimiz, 2004 yılında Tom Hanks'in boşrol aldığı "Kutup Ekspresi" ile sinemaya teknolojiyi uyarlıyorum diye uyarı vermişti zaten. Ve 2007, Dünya'nın ilk uzun matrajlı 3 boyutlu sinema filmi!..


Ne yazık ki 3 boyutlu haliyle Türkiye’de sadece İstanbul ve Ankara’da çok az sinemada gösterime girdi. Sanırım Türkiye’de toplam sadece 4 sinema salonu 3 boyutlu sinema için bütçe ayırmış. Avrupa’da bu sayının 200 olduğunu okumuştum(!) Zaten Türkiye’de sinema sahipleri izleyici bulamadıkları için seansları iptal ediyorlar, 3 boyutlu sinema için bütçeyi nereden bulsunlar?(!)


Müzik kulağım pek iyi olmasa da filmin müzikleri beni pek etkilemedi. Fakat daha önce Robert Zemeckis’in bir kaç filminde de müzik adamlığını üstlenen isim, Alan Silvestri bu kadroda yerini almıştı… Yani aslında Alan Silvestri tanıdığım en iyi müzisyenlerden birisidir ki Geleceğe Dönüş ve Mumya gibi filmlerde yaptığı müzik beni çok etkilemiştir.


Ve film başladı… Sinbad’ımsı bir haliyle kahramanımız denizde, Hrothgar’ın krallığına gidiyor. Kralımız ise görülmeye değer, Anthony Hopkins, zafer nidaları atan bir sarhoş… Bu zafer nidaları Grendel’ın kulaklarına zarar vermiş olmalı ki yaratığımız hemen ortaya dalıveriyor ve şimdiden bir kaç kelle götürüyor. Kendinden emin adımlarla adamlarıyla birlikte kralın huzuruna gelen kahramanımız, Grendel’ı yeneceğine söz veriyor ve dediğini çıplak bir şekilde yapıyor! Bunun ödülü olarak kraldan altın bir kadeh kazanan savaşçımızın başı daha büyük bir tehlikede. Çünkü Grendel’ın annesi korkunç şeytan Angelina Jolie ki güzelliğiyle Beowulf’u baştan çıkarıyor. İşte her kahramanın aslında bir zayıf noktası bulunur tezi doğrulanıyor adeta. Bizim kahramanımızın da zayıf noktası güzel kadınlar…


Yaşasın yeni kralımız Beowulf! Böylelikle şeytan sözünü tutmuş oluyor. Beowulf’da korkunç bir yalan söylemek zorunda kalıyor. Fakat kral olmanın, bir kahraman için olunması geren en son şey olduğunu Beowulf ne yazık ki geç anlayacak…


Yıllar yıllar… Beowulf’un kadınlara olan zaafından taviz vermemiş olduğunu görüyoruz. Kraliçe’yi gözleri önünde aldatır durumda. Artık savaşlara bile kral olarak sadece at sırtında katılan ölümsüz savaşçımız, gün geçtikçe kahramanlığından bir şeylerin eksildiğinin farkına varır. Şeytana sözünün karşılığı olarak verdiği altın kadeh bir bataklıkta bulunur ve kahramanımız tekrar kahraman olmak için kolları sıvar! Tabiki geçmişte söylediği yalan içini kemirir durumdadır.


Savaşçı kralımız cesurluğundan hiçbir şey kaybetmemiştir. Ejderhayla bile korkusuzca savaşır ve halkını kurtarır. Bu sahnelerde güzel bir dram işlenerek film sonlanır tabiki güzel şeytanımızı filmin sonunda yeniden görüyoruz…


Film görsel olarak tamamen yeni bir çağ açmış, Robert Zemeckis yine bunun öncülüğünü yapmıştır. Film için görsel efekt ve animasyon departmanlarında yüzlerce kişi görev almış ve sonuç olarak bu görsel sinema şöleni ortaya çıkmış. Ölümsüzleşmenin tek yolu, işte cesur kahramanımız Beowulf! 3 boyutlu izleyenler için, Beowulf’a uzatılan mızraklara dokunmaya çalışmamanız dilekleriyle iyi seyirler…


BÖYLELİKLE İLK KRİTİĞİM HAYIRLI UĞURLU OLSUN! :)

Mamma Mia!


İsveçli müzik grubu ABBA’nın şarkılarını temel alan aynı adlı Broadway müzikalinin sinema uyarlaması "Mamma Mia!", Phyllida Lloyd’un yönetmenliğinde 3 Ekim 2008’de UIP Filmcilik dağıtımıyla vizyona çıkıyor!

Başrollerinde 14 kez Oscar adaylığı

elde eden ve iki kez Oscar kazanan efsanevi oyuncu Meryl Streep ve ayrıca Pierce Brosnan gibi yıldızların oynadığı filmin prodüksiyon amirliğini iki Oscar ödüllü Tom Hanks ve eşi Rita Wilson, yapımcılığını ise Tom Hanks’in Playstone yapım şirketindeki ortağı Gary Goetzma

n üstlenmiş. Tom Hanks ile eşi Rita Wilson’ın yapımcılığını üstlendiği “My Big Fat Greek Wedding” 5 milyon dolara malolmuş ve dünya sinemalarında 368 milyon dolar hasılat elde etmişti.

Mamma Mia’da babasının kimliğini keşfetmeyi ümit eden genç bir kız olan Sophie Sheridan’ın öyküsü, ünlü pop grubu Abba’nın hit şarkıları eşliğinde anlatılıyor. Sophie Sheridan evlenme aşamasına gelmiş genç bir kızdır. Nikâhtan bir gün öncesinde annesi Donna’nın 20 yıl önce ziyaret ettiği Yunan adalarında yaşadığı geçmişinden üç erkek birden getirir.

19 Aralık 2007

Kurban Bayramı'nız Mübarek Olsun!..


Birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik ve dostluğumuzu en sıcak şekilde hissedeceğimiz mübarek Kurban Bayramınızı tebrik eder, mutluluklar dilerim...



En delice esen seher yeli, en güneşli günler, en parlak gecedir bayramlar. Yüreklerde bir esinti ve barış paylaşımına en sıcak 'merhabadır' bayramlar. Her şey gönlünüzce olsun!

17 Aralık 2007

Akbank 4.Kısa Film Festivali’nde Sonuçlar Belli Oldu


Bu yıl “Kısa Filmciler Toplanıyor” sloganıyla 3-13 Aralık tarihlerinde gerçekleşen Akbank Kısa Film Festivali, yurt içi ve yurt dışından gelen geniş katılımı, farklı bölümleri, atölye çalışmaları ve söyleşileri ile dördüncü kez düzenlendi.

Festivalin yarışmalı bölümüne 343 film başvurdu. Filmler arasından oluşan 30 filmlik seçki “Festival Kısaları” olarak 10 gün boyunca izleyicilerle buluştu. 29 farklı ülkeden, 91 farklı film, 64 seans, 10 farklı söyleşi ve atölye çalışması, sinema dünyasından 29 konuğu ile Akbank Kısa Film Festivali’nin 10 gün boyunca Akbank Sanat, İstanbul Cervantes Enstitüsü salonlarında sinemaseverlerle buluştu.

343 filmi izleyen ön eleme jürisi bu yıl Altyazı dergisi genel yayın yönetmeni Fırat Yücel, oyuncu Beste Bereket, Festival Koordinatörü ve Yönetmen Selim Evci’den oluştu.

Festivalin yarışmalı bölümünde ise yine iki ayrı kategoride jüri oluşturuldu. “En İyi Kurmaca Film”ini belirleyen Kurmaca Kategorisi Jüri Kurulu bu yıl Sinema Yazarı Atilla Dorsay, Yönetmen Ezel Akay, Oyuncu Fikret Kuşkan ve Akbank Sanat Yöneticisi Derya Bigalı’dan oluştu.

En İyi Belgesel Film”i belirleyen Belgesel Kategorisi Jüri Kurulu’nda ise bu yıl belgesel yönetmenleri Nebil Özgentürk ve Tolga Örnek, fotoğraf sanatçısı İzzet Keribar, yol öykücüsü Tayfun Talipoğlu ve Akbank Sanat Yöneticisi Derya Bigalı’dan oluştu.

Jürilerin değerlendirmeleri sonucunda;

En iyi Kurmaca Film” ödülü yönetmenliğini Mehmet Aslan’ın yaptığı “Bir Cinayetin İki Öyküsü”nün ,

En İyi Belgesel Film” ödülü ise yönetmenliğini Dilek Taşdemir’in yaptığı “İntihar Ederdim”in oldu.

Bu eserler 5000’er YTL ile ödüllendirildi.

Ayrıca;

Kurmaca kategorisinde Seyfettin Tokmak’ın "Güvercin Taklası", Senem Tüzen’in "Unus Mundus", Alper Çağlar’ın "Camgöz" adlı filmlerine ; belgesel kategorisinde ise Timurtaş Onan’ın "Sokak Çocukları", Oktay Altunnar’ın "Sis" filmlerine jüri tarafından mansiyon ödülü verildi.

Festivalin ödül töreni ve kapanış partisi, 13 Aralık Perşembe akşamı oyuncu Gülçin Santırcıoğlu sunuculuğunda The Hall’da gerçekleşti. Törende , festivalin “Kısadan Uzuna” bölümünün konuğu Derviş Zaim’e ve Virgil Widrich’e; “Belgesel Sinema” bölümünün konuğu Coşkun Aral’a teşekkür plaketleri verildi.

Törenin sonunda En İyi Kurmaca ve En İyi Belgesel filmlerin gösterimi gerçekleşti.

Gecede En İyi Kurmaca film ödülünü Ezel Akay, En İyi Belgesel ödülünü Nebil Özgentürk, Kurmaca Mansiyonları Aykut Oray, Beste Bereket, Yüksel Aksu ; Belgesel Mansiyonları ise Tayfun Talipoğlu ve İzzet Keribar verdi.

16 Aralık 2007

Beowulf, Senin Elin Kanar Mı?


Hayatımız 'kahramanımızı' aramakla geçiyor. Birgün çıkıyor karşımıza o herşeyi değiştirmesini, güzelleştirmesini beklediğimiz 'kurtarıcımız'. Ancak çok geçmeden anlıyoruz ki; gözümüzde büyüttüğümüz, yücelttiğimiz hatta varlığından ötürü şükrettiğimiz bu 'kahraman'; aslında hataları, zaafları, kusurları olan; sadece biraz daha güçlü görünen ya da öyle görünmeye çalışan, bizim gibi biri...İşte Ölümsüz Savaşçı Beowulf'un hikayesi tam bu eksende gelişiyor.


Hangi dile, hangi kültüre ait olursa olsun, kahramanlık hikayeleri genelde birbirine benzer aslında. Ancak; güçlü, cesur ve inançlı olmak, halkı için kendini feda etmek gibi klişe temaların dışında, anlatmak istediği başka şeyler var Beowulf'un. Film, hop oturtup hop kaldıran, aksiyon dolu sahneleri ile izleyenlere sadece keyifli bir seyir vadetmekle kalmıyor; vurguladığı manevi değerler ile de benzerlerinden ayrılıyor.

Korkusuz ve güçlü savaşçı Beowulf; lanetlenmiş Kral Hrothgar ve halkını, canavar Grendel'in vahşetinden ve annesinin lanetinden kurtarmak için; batı edebiyatında 'ana rahmi' olarak yorumlanan denizin getirdiği bir kurtarıcı edasıyla, karaya adım attığı ilk gece, Grendel ile hiçbir silah kullanmadan, çırılçıplak savaşıyor ve aksiyonu bol sahneler sonrasında onu alt etmeyi başarıyor. Mutlu sona ulaşıldığını zannettiğimiz bu zafer sahneleri, aslında Beowulf'un esas savaşının başlangıcı oluyor.

Grendel gibi dev bir yaratığı yerle bir eden bu cesur savaşçı; zaaflarına yenik düşerek; Angelina Jolie'nin canlandırdığı hali ile pek bir seksi görünen; Grendel'in şehvetli annesinin davetkar oyunlarına kanıyor ve Kral Hrothgar'ın yıllar önce işlediği aynı hata yüzünden hayatını mahveden lanet bu defa Beowulf'a musallat oluyor. Kral Hrothgar, lanetten kurtulmanın verdiği huzurla, belki de hayatında ilk defa rahat bir nefes alıp, kendini uçurumdan aşağı denize bırakarak, ana rahmine geri dönüyor...Yaşasın yeni kralımız Beowulf!

Beowulf, kral olarak geçireceği ömrü boyunca peşini bırakmayacak lanete sebep olan 'kadın zaafı' ile barışık bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Başlarda gönlünü kaptırdığı, kendisine hediye edilen Kraliçe'nin dışında, genç bir sevgilisi de olan sadakatsiz kahramanımız, tabir-i caizse uslanmak bilmiyor. Dağları taşları delip geçecek güce sahip olduğuna inanan Beowulf'un; hiç çekinmeden, adeta doğru olduğuna inanarak söylediği yalanlar ve zamanla haddini aşıp 'kibir' derecesine yükselen özgüveni; bir halkı kurtarmayı başaran kahramanımızın kendi sonunu hazırlayan insani kusurları olarak göze çarpıyor. Hikayenin sonuna doğru, hatasını itiraf edecek hatta 'bu defa başaramayacağını' düşünecek kadar alçakgönüllü bir tablo çizen ölümsüz savaşçı Beowulf; insanoğlunun, hangi statüde olursa olsun, hata yapabileceğini, başarısız olabileceğini ve ismi çağlar boyunca yaşasa da, diğerleri gibi 'ölümlü' olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Bu açıdan Beowulf, tüm zamanlara hitap eden öğretileri ile eşsiz bir ibret hikayesi olarak değerlendirilebilir.

Okulda, İngiliz edebiyatının anonim eserlerinden biri olan Beowulf Destanı'nı incelerken; Beowulf'u Ray Winstone kadar yakışıklı ya da Grendel'in annesini Angelina Jolie kadar güzel hayal etmemiştim doğrusu. Beowulf'un sinema uyarlamasının en başta oyuncu kadrosu ile dikkat çekmeyi başardığı ortada. Üstelik oyuncuların, hikayenin efsanevi ve tarihi dokusunu zedelemeyen performansları ile takdire değer bir iş çıkarttıklarını da belirtmek gerek.

Filmin üç boyutlu olarak gösterildiği dev salonda; 3D teknolojisi sayesinde Grendel'a atılan mızraklar üzerimize geliyormuş gibi hissederken, kaç kişi yukarıda yazılanları düşündü, bilemiyorum...


Serkan TAVŞANOĞLU

Beyaz Melek : Ağlama Seansı


Medeniyet seviyesi yükselen toplumların kaçınılmaz sonu olarak görülen ‘bireyselleşme’ ve ‘duyarsızlaşma’ gibi sosyal hastalıklara reçete olarak piyasaya sürülen ‘iyi insan olma sanatı’ konulu onca eser var bildiğim. Ancak şunu söylemeliyim ki; ‘Beyaz Melek’ (2007) vermek istediği mesajları insanın gözüne sokarcasına direkt ve net bir şekilde işleyerek, hepsini solluyor.

Elbette ki bir sinema filmi, türü ne olursa olsun, izleyicisine gözden kaçırdığı bazı gerçekleri göstermek, önemini yitiren kimi hassasiyetleri anımsatmak, giderek duyarsızlaştığımız konulara dikkat çekmek ya da genel olarak ‘mesaj vermek’ gibi sorumluluklar taşıyabilir. Ancak bu mesaj kaygısı, bir tür ‘mesaj çorbasına’ dönüşünce ve bizden bu çorbayı tadına bile bakmadan, önümüze geldiği gibi içmemiz beklendiğinde; pek de keyifli olmuyor.

Mahsun Kırmızıgül’ün ‘sosyal sorumluluk projesi’ olarak değerlendirebileceğimiz ‘Beyaz Melek’, görüntü tekniği ve kalitesi, çoğu tiyatro kökenli oyuncularının göz dolduran performansları ve zaman zaman savaş filmlerini anımsatıyor olsa da, duyguları harekete geçiren müziği ile takdire değer bir çalışma, ona kimsenin bir diyeceği yok. Kırmızıgül, herşeyden önce; Tomris Oğuzalp, Suna Selen, Erol Günaydın, Yıldız Kenter ve Gazanfer Özcan gibi değerli oyuncuları biraraya topladığı için teşekkürü hakediyor.

Müzik dünyasında yaptığı çalışmalardan sonra statü atlamak için sinemayı denemek gibi bir stratejinin ilk ürünü olarak görmüyorum ‘Beyaz Melek’i. Bu projeye samimiyetle girişildiğini hissettiriyor filme gösterilen özen. Ancak filmin her karesine işleyen bu mesaj kaygısı, bize ‘ne hissetmemiz gerektiğini bağırarak söyleyen’ sıradan dram filmlerinden birine dönüştürüyor bu kadar iddialı bir çalışmayı. Filmdeki öğretiler didaktik bir şekilde direkt aktarıldığı için, izleyicinin şahsi değerlendirmeleri sonrasında kendine göre dersler çıkarmasına izin verilmiyor ve güzelim filmin ‘kıssa’ adı verilen ibret hikayelerinden farkı kalmıyor.

Filmin ilk yarısında; huzurevine bırakılan, yakınları tarafından terk edilen, bir nevi ‘kaybedenler kulübü’ görüntüsü çizen yaşlı insanların yaşadığı acılar ve bazı çaresiz hastaların huzurevinin zalim bir çalışanı tarafından gördüğü şiddet dolu kötü muameleden yola çıkılarak dikkat çekilen yaşlılık ve vefasızlık temaları ile yetinemeyen Beyaz Melek; insani değerlerimize zarar veren her türlü yozlaşmadan tutun da, toplum içinde yaşanan birçok uyuşmazlık, hatta Türkiye’nin siyasi gündemini meşgul eden kritik konular hakkında bile bize ders vermeye çalışıyor. Film başlı başına bir öğreti aslında; metropol hayatının doğurduğu sonuçlar, azınlıkların kardeşliği, birlik beraberlik, silah / savaş karşıtlığı, yaşlılık, büyüğe saygı, misafirperverlik, vefasızlık, çaresizlik, ölüm, inanç, Allah’ın varlığı, dostluk, sevgi ve aşk üzerine…Bu kadar fazla mesajı bir çırpıda alınca, ruhsal hazımsızlık yaşıyor insan filmden çıktığında.

Anadolu’nun saf, temiz kalpli, iyi niyetli, saygılı, terbiyeli ve ‘insan gibi’ insanları karşısında; metropol hayatında varlığını sürdürmeye çalışan modern zaman kurbanları olarak kendimizi kötü, vefasız, duyarsız ve hatta ‘zavallı’ hissetmemizi sağlayan onca sahneden sonra; vicdanımızla hesaplaşarak; döktüğümüz gözyaşlarına göre kendimize not veriyoruz ‘iyi insan’ olmak konusunda. Kalbimizin ne kadarının temiz kalmasını başarabildiğimizi ölçüyoruz bir bakıma. Filmin bu konuda dikkat çeken eksikliği ise; metropol insanının dejenere olmasına, bireyselleşmesine, duyarsızlaşmasına ve öz değerlerini kaybetmesine sebep olan nedenlere hiç değinilmemiş olması.

Kendini biraz yorup, aklını kullanarak, filme dair kendi yorumunu ortaya koymaya gerek duymadan; film boyunca verilen açık ve net ‘AĞLA’ komutlarını alır almaz, salya sümük ağlayıp rahatlamak isteyenler için biçilmiş kaftan ‘Beyaz Melek’. Ancak ben ısrarla inanıyorum ki; Türkiye’de çoğu insanın, yaşlı yakınlarına değer vermesi gerektiğini hissetmesi, vefasızlığın yanlış olduğunu düşünmesi ya da sevginin insana sunulan özel bir hediye olduğunu farketmesi için iki saatlik bir ağlama seansına ihtiyacı yok.


Serkan TAVŞANOĞLU

8 Aralık 2007

gnçtrkcll Sinema Sezonu Başladı!


“Biletler Benden diyebildiğin bi’ yer var mı bildiğin?” sloganıyla Turkcell şirketinin gençlere özel tarifesi genç turkcell, anlaşmalı sinemalarda bir bilet alana 2. bilet bedava kampanyasını geçtiğimiz günlerde başlattı.


Kampanyaya göre “her Pazartesi ve Perşembe, gnçtrkcll’ye 2. bilet bedava!...”


Kampanya Koşulları:

Kampanyadan geçerli kulüp şifresine sahip gnçtrkcll’liler yararlanabilir. Güncel şifre bilgisi SFR yazıp 2222’ye gönderilerek ücretsiz olarak öğrenilebilir.

Kampanya 31.05.2008 tarihine kadar bayram tatillerii ilk ve orta öğrenim sömestre tatil dönemleri dışında geçerlidir.

Anlaşmalı sinemalarda her üye günde sadece 1 adet bedava bilet alabilir.

Turkcell hiçbir gerekçe göstermeksizin kampanya süresini değiştirme, kapsamını kısıtlama ve/veya genişletme hakkını saklı tutar.


2009 SEZONU YENİ GNCTRKCLL KAMPANYASI HABERİ İÇİN TIKLAYINIZ.
2010 SEZONU YENİ GNCTRKCLL KAMPANYASI HABERİ İÇİN TIKLAYINIZ.

6 Aralık 2007

SİYAD'ın Yeni Başkanı


Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) 8. Dönem Genel Kurulu’ndan yeni bir başkan çıktı. 3 Aralık 2007'de yapılan 8. Dönem Genel Kurulunda yapılan oylamada Murat Özer, 3 yıllık bir süre için başkan seçildi.

Beyoğlu’ndaki Dirty adlı mekanda yapılan 8. Dönem Genel Kurulu, 41 SİYAD üyesinin katılımıyla gerçekleşti. Hararetli tartışmaların yanı sıra ‘renkli’ görüntülerin de yaşandığı ve yaklaşık üç saat süren toplantıda söz alan üyeler, dernekle ilgili temel sıkıntılarını belirtirken, oturum başkanlığını deneyimli sinema yazarı Burçak Evren üstlendi.

Seçime listeyle katılan tek başkan adayı olan Murat Özer’in listesi, 41 SİYAD üyesinin 36’sının oylarını aldı ve bugüne kadarki en büyük çoğunlukla seçilen Yönetim Kurulu oldu. Empire Türkiye dergisinin yayın danışmanlığını yürüten Özer’in başkanlığındaki Yönetim Kurulu’ndaki görev dağılımı ise şöyle gerçekleşti: Akademisyen sinema yazarı Tuna Erdem (Başkan Yardımcısı), Haftalık Antrakt Sinema Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yavuz (Genel Sekreter), Altyazı dergisi Genel Yayın Yönetmeni Fırat Yücel (Dış İlişkiler Sorumlusu), Sinema Merkez dergisi sinema yazarı Uygar Şirin (Basın Sözcüsü).

Derneğin Denetim Kurulu’na DIGITURK dergisi editörü Okan Arpaç, Total Film dergisi editörü Burcu Aykar Şirin ve Empire Türkiye dergisi Yazı İşleri Müdürü Burçin S. Yalçın seçilirken, Haysiyet Kurulu’nu da Türkiye gazetesi sinema yazarı Erol Bilem, Sinema Merkez dergisi sinema yazarı Murat Erşahin ve Milliyet Sanat dergisi sinema yazarı Ali Ulvi Uyanık oluşturdu.

Murat Özer, seçildikten sonra yaptığı ve oldukça heyecanlı olduğu gözlemlenen konuşmada, üç yıllık yeni dönemdeki hedeflerinin başında derneğin ortak çalışmalarının geldiğini söyledi. Bunları gerçekleştirmek için Genel Kurul’da seçilen üç kurulun yanı sıra alt kurullar oluşturulacağını ve böylece dernek üyelerinin yönetimde olabildiğince çok pay sahibi olacağını dile getiren Özer, 1993’teki kuruluşundan bu yana üyesi olduğu ve üç dönem Yönetim Kurulu üyeliği görevi üstlendiği SİYAD’ın Atilla Dorsay ve Mehmet Açar’dan sonra seçimle gelen üçüncü başkanı oldu.

3 Aralık 2007

LOST 4. Sezon


Tüm dünyada reyting rekorları kıran, son yılların en muhteşem dizilerinden biri olan LOST, Şubat 2008’den itibaren yeni 4. sezonuyla gösterime giriyor.
Yapımcılar, dizinin 4. sezon fragmanını yayınlamak için ABD’nin iki önemli sinema zinciriyle anlaştı. Anlaşma sayesinde 4. sezon fragmanı, Aralık ayı boyunca PG reytingli tüm filmlerden önce gösterilecek.
ABC’deki kaynaklara dayanılarak verilen bir haber ise LOST’un tamamlanmış olan sekiz bölümünün, diziden nefret edenleri bile diziye hayran bırakacak derecede güzel olduğu yönünde.
Flashbacklerle ilgili ise 4.sezon boyunca, sadece flashbackler görmeyeceğimiz, bazı bazı gelecekten görüntülerin de karşımıza çıkacağına dair haberler, LOST hayranlarını meraklandırıyor.
Senarist ve yapımcılar 2. sezondan 3. sezona girerken uzun arayı doldurmak için ve seyirciyi diziden soğutmamak için “The Lost Moments”in bir değişiğini 3. ve 4. sezon arası için 13 hafta sürecek olan ve “Missing Pieces” adı verilen bölümler hazırladı ve bu bölümler her pazartesi yayınlanıyor.

Lost dizisinin yerli versiyonu çok yakında!...
Lost’un yerlisini çekmek için yapımcı Ferdi Eğilmez kolları sıvadı. Grey’s Anatomy dizisinden kopyalanarak ekranlara getirilen Doktorlar dizisinin elde ettiği reyting başarısı, hem Show TV yönetimini hem de yapımcı Ferdi Eğilmez’i cesaretlendirdi. Yapımcı firma, yüksek bir prodüksiyon gideriyle çekilecek olan dizi için 13 bölüm yayınlanma garantisi istiyor. Eğer anlaşmada pürüz çıkmazsa, dizi, “Kayıp” adıyla Show TV ekranlarına gelecek.

1 Aralık 2007

Başımız Sağolsun...


İstanbul – Isparta seferini yapan uçağın feci bir şekilde, Isparta yakınlarında kaza yapması sonucu ne yazık ki mürettabat dahil kurtulan olmadı. Hayatını kaybeden yolcular arasında bilimsel bir kongre için Isparta’ya gitmekte olan Doğuş Üniversitesi Fizik Bölümü hocalarım da bulunuyordu. Hayatını kaybeden çok değerli hocalarımız:

Prof. Dr. Şenel BOYDAĞ

Doç. Dr. İskender HİKMET

Araş. Gör. Mustafa FİDAN

Bilim şehitlerimize Allah’tan rahmet, akraba ve dostlarına başsağlığı diliyoruz.

Hepimizin başı sağolsun, mekanları cennet olsun...

Musallat



İlk bakıldığında bazı filmler sadece öylesine bir konuyu işler. Bazıları ise ders verir, sakının der. İşte “Musallat”ta böyle bir film. İçinde diğer âlemden olan varlıklarla temas etmeyi işleyen bu filmin din ile ilgili olduğu için inandırıcı olmaması içten bile değil.

Diğer âlemden olan varlıkların Kur’an-ı Kerim’de yer alması, onları inkar etmeyi inananlar için imkansız kılıyor. Din âlimlerinin kaynaklarda aktardıkları bilgilere göre çok kısıtlı bir zaman aralığında da olsa insan olmayan o varlıklar dünyaya gelebiliyor ve istedikleri insanın bedenine yerleşebiliyor. Zaman konusunda âlimleri kısıtlılıktan bahsederek, daha çok enerjisi yüksek insanları seçtiklerini kaynaklarında belirtmişler. Ateşin duman kısmından yaratılan cinler, dumanın insan vücuduna girebildiği düşünülürse, doğal olarak insanın içine de girebiliyorlar. İşte bu yüzden film inandırıcı ve aynı zamanda gerçek olduğu için korkutucu.

Filmin tarihi bir olay ile desteklenmesi ise gayet ilgi çekici. Musallat’ta ismi “Medine’ye Hicret’ten sonraki antlaşma” olarak geçen antlaşma pek açıkça anlatılmadığı için merak uyandırdı. Filmde sözü edilen antlaşma ve sebebi ise kaynaklarda söyle geçiyor:

Hz. Ayşe bir gece cinler tarafından yatağından kaldırılarak yüksek bir mahkemenin huzuruna getirilir. Hz. Ayşe sebebini sorunca: “Sen cinlerden bir Müslüman katlettin. Bunun mahkemesi yapılacak” denildi. O da: ‘Ben nerede bir cin öldürdüm?’ dediğinde ona cevap verildi: “Sen Kur' an-ı Kerim okurken, bizim Müslüman cin kardeşlerimizden birisi bir yılanın içine girerek seni dinlemeye geldi. Siz hanenizde o yılanı görünce öldürdünüz. Dolayısıyla içinde bulunan kardeşimiz de öldü. Bunun hesabı görülecek” derler.

İşte bu olayın sonunda imzalanır antlaşma ve artık iki âlemin varlıkları birbirlerinin bölgelerine girmeyeceklerine söz veriyorlar. Ama verilen söz zaman zaman iki tarafça da bozuluyor. Musallat’ta işte bu antlaşmanın bozulduğuna örnek gösterilen yaşanmış bir olay.

Filmin içinde dinsel bazı ilginç örnekler hep işlenmiş durumda. Mesela film içinde böceklerin hep başrolde olması antlaşmada da geçtiği üzere o varlıkların zaman zaman böcek ve yılan gibi canlıların içinde olduklarını ortaya koyuyor. İşte tam da bu yüzden, gerekmedikçe bu türlü canlıların öldürülmemelerinin gerekliliğine inanılıyor.

Filmle ilgili gerçeklerin belgeli olması bu yüzden belki de gerilimi ve korkuyu hep içinde barındırıyor. Ayrıca dualar, ezan sesleri ve Arapça yazılarla filmin inandırıcılığı kamçılanmış durumda.

Bir de sanatsal yönüne bakıldığında, sahneler arasındaki geçişlerde oldukça iyi olan bu Türk yapımının, efektleri ise daha iyi olabilirdi. Bu kadar para harcanmasına rağmen neden hala kendi kendimizi aşamıyor durumdayız? Korkuya hizmet eden filmlerde sadece gözlerinin içi beyaz, avazı çıktığı kadar bağıran, gürleyen, fırtına gibi esinti verilen sahnelerinin yanında müziğin ve efektlerin biraz daha çarpıcı olması şart Ama günden güne Türk sineması kendini aşıyorsa, ”Büyü” filmindeki anlaşılmazlık, alışılagelmiş konu ve “Dabbe” deki dağınıklık hatırlanırsa; bu filmde görüntü kalitesinin ve oyuncularının biraz daha profesyonel olduğunu söylemek mümkün.

Sahnelerin bazen yoğunlaşıp bazen sıradanlaşması yine temponun düşük seyretmesine neden oldu. Mesela doğum sahnesinde gerçeklik ile abartıyı bir arada görmeniz çok normal. Her ne kadar Biğkem Karavus bu sahnenin gerçekçiliği için araştırma yapsa da, ebelerdeki sayıca gereksiz bir fazlalık göze bir iğne gibi batıyor. Yine abartma kısmında üstümüze yok. Burak Özçivit’in Almanya’daki çaresizlik sahneleri filmin temposunu düşürürken, İstanbul’da geçen sahnelerde ezan sesinin insanın yüreğine dokunan bir yanı oluyor.

Filmin bitişinde, karışıklıkların ve onların çözümleri gayet ortada olduğu halde, filmin başından itibaren izlenilen olaylar hakkında bir açıklama yapıldı. Bana göre gereksiz olan açıklama sonrasında izleyicinin aklında hâlâ sorular kaldıysa bu gerçekten acı verici. İnanıyorum ki ve örnekleri olduğu için söylüyorum ki bir Hollywood yapımı olsaydı bu açıklama hiç yapılmazdı. Bu açıklamaya gerek duyulması ilginç. Gerek duyulma sebebi ne acaba? Film anlaşılmaz mı demeye çalışıyorlar yoksa seyirci anlayamaz mı?

Filmde işlenilen aşk ise gerçekten korkutucu. Diğer âlemden birisi bir insana aşık oluyor ve hayatının değişmesine yol açıyor. Daha öncede aşktan bu kadar soğuyacağınızı hiç düşünmemiş olabilirsiniz. Ama filmin sonunda soğuyacaksınız. Bir katilin ya da bir psikopatın aşkı da korkutucu olabilir ama diğer âlemden bir varlığın aşkı, bütün aşk korkularına bedel.

Türk sineması gerilim türüne hizmet eden filmleri dönem dönem büyük emek harcayarak yapadursun, Musallat filmi gerçekliğinin İslamiyet dini tarafından kanıtlandığı bir konuyu işleyerek seyirciye korkuyu “İşte bu gerçekten de var” diyerek veriyor.

Aybüke SAYIN

24 Kasım 2007

"Maradona Tanrı'nın Eli" Filminin Galası Yapıldı


Dünyaca ünlü Arjantinli futbolcu Maradona'nın, başarılı bir futbolcuyken uyuşturucu yüzünden değişen hayatını konu alan "Maradona Tanrı'nın Eli" filminin galası yapıldı.
Beyoğlu'ndaki Alkazar Sinemasında gerçekleştirilen galaya, sinema oyuncuları İzzet Günay, Yusuf Sezgin, Meray Ülgen ve Nursel Köse ile futbol yorumcusu Faik Çetiner, filmi Türkiye'ye getiren Belge Film'in sahibi Sabahattin Çetin ve Aroma Yönetim Kurulu Başkanı Metin Duruk'un da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi katıldı.
Metin Duruk, bir idol, bir efsanenin hızla yükselip aynı hızla düşüşünü anlatan bu filmin Türkiye'de vizyona girmesine, Türk gençlerine mesaj amacıyla ve sosyal sorumluluk gereği destek verdiklerini söyledi.
Galaya, 1993 yılında Maradona ile çektirdiğini söylediği hatıra fotoğrafıyla gelen Öncel Kalkan isimli bir vatandaş da katıldı.
Kalkan, "1980'den beri Maradona'nın hayranıyım. Bu fotoğrafı, Maradona Sevilla'da oynarken, 1993 yılında Galatasaray'la yapacağı maç için İstanbul'a geldiğinde çektirdim. Bir daha Maradona gibi bir yıldız gelmez" diye konuştu.
Bu arada, İtalyan Marco Risi'nin yönettiği, baş rollerinde Marco Leonardi ve Julieta Diaz'ın oynadığı "Maradona Tanrı'nın Eli" filmi, Türkiye'de 30 Kasım'da vizyona girecek.

İSTANBUL -AA-

18 Kasım 2007

4. DİŞLİ

Testere 4 filmini izleyen çoğu insanın düşüncesi artık yeter saçmalamaya başladı oldu, bu ne kadar doğru veya yanlış tartışılır, fakat filmin bu noktalara gelmesinde veya getirilmesinde ne gibi faktörler rol oynadı biraz üzerinde duralım.

Testere serisinin oluşumundan önce bir kısa film olduğunu bilmeyen yoktur. Amanda’ nın oyunu olan midedeki anahtar ilk filmdeki fotoğrafçının başından geçmektedir ve sorgu sırasında anlattıkları kısa filmi oluşturmaktadır.

Kısa filmin yönetmeni James Van Testere’yi uzun metraj yapar ve Leigh Whannell’ la birlikte senaryoyu yazar. Filmin içindeki oyunlar gerilim filmi izleyicisine çok zekice ve cazip gelir. Bu filmde, film boyunca yerde yatan ve son 10 saniye ayakta kendine gelmeye çalışan Tobin Bell (Jigsaw) dikkatleri üzerine henüz toplamamıştır. Fakat Leigh Whannell’ ın bu altın yumurtlayan tavuğu keşfetmesi uzun sürmez.

İkinci filmdeki yönetmen değişikliği pek hissedilmez ancak oyunlar ve karakterler bir evin içinde toplandığından olsa gerek ilk film kadar etki yaratmaz, etki yaratan ve filmi fiyasko olmaktan kurtaran isim Tobin Bell’ in ta kendisidir. Ancak senaristin Tobin Bell ile bir sorunu varmış gibi bu altın yumurtlayan tavuğu kesmek için testeresini çoktan bilemiştir. Kanserli olarak beyan etmesi bir yana ikinci filmde ölümüne dövdürtmüştür. Ve filmin son saniyelerinde Amanda’nın sesinden Jigsaw öldü yeni testereniz budur demiştir. Hatta ikinci filmin son karesi Jigsaw’ın cansız bedeninin aracın içindeki görüntüsüdür.

Serinin 3. filmine herkes haklı olarak yeni testerenin Amanda olacağını zannederek gitmiş fakat Tobin Bell’in Amanda’ya bile oyun hazırladığını görmüştür. Oyunlar ve oyunculuklar ikinci filmden güzel olduğundan bu saçmalığın üzerinde fazla durulmamıştır. Fakat senarist filmin başında çok dikkatli izleyicilerin açıkça anlaması için Costas Mandylor’un mimiklerine ve vücut diline yeni testereniz budur ifadesini yerleştirmiştir. Artık işler senaristin kontrolünden çıkmıştır ve geride kalan 3 filme ısrarla eklediği Jigsaw’ın ölmesi vasiyeti sonunda gerçekleşmiştir. Zaten ilk önce kanserli olduğu beyan edilen sonra ölümüne dayak yiyen ve birden canlanıp üzerine birde açık beyin ameliyatı geçiren bir adam son darbeyi boğazının kesilmesi ile aldığından seyirciye bu artık normal gelmiştir. Ancak bu sırada senaristin tüm önlemelerine rağmen çoktan Saw=Jigsaw olmuştur bile.

Dördüncü film çekilirken Testere serisinin bir çılgınlığa dönüştüğü gerçeği ve senaristin tersi yönünde tüm çabalara başvurmasına rağmen filmle özleş deşen Jigsaw karakterinin yokluğu fikri, eleştirmenlerin çoktan kılıçlarını bileylemeye başlamasına neden olmuştur. Bir riskte gişede uğranacak olası bir hüsran olarak tehdit ediyordur senaristi.

Bu noktada senaristin iki seçeneği vardı; ya bildiği yoldan gidecek ve Jigsaw’ı gömecek ya da saçmalayacaktı…

Maalesef saçmalamayı seçti, bunun ilk belirtisi anılarla Jigsaw oldu ve film saçma sapan flashback lerle doldu. Ayrıca araba kazası yapıp vücudundan demir çıkarttıktan sonra tehlikeli oyunlara başladığını beyan ettiği adamın, karısının bir kaza sonrası düşük yapmasından sonra başladığını öne sürerek içine düştüğü bataklıkta iyice batmaya başladı. Kısacası Jigsaw’ın fendi senaristi yendi fakat filmde intihar etmiş oldu.

Ayrıca 3. filmden miras kalan küçük kız koca bir film o küçük odada bekledi, 5 te döneceğiz ona sanırım. Bir konuda 4. filmin giriş sahnesi ve son sahnesiyle ilgili, Jigsaw’ın otopsisi sırasında midesinden çıkan teybin Costas Mandylor ‘a verilmesi ile filmin start alması ile son sahnesinde Jigsaw’ın hala ölü olarak yattığı mekanın kapısının yine Costas Mandylor’un bizzat kapatması ile sonlandırıldı… Buna isterseniz kurgu oyunu deyin isterseniz senaryo inceliği bana göre saçmalayan bir senaristin batışıdır bu… Büyük olaslıkla zaten geriye doğru işlemeye başlayan filmin devamını yine geride arayacağı için 5. veya 6. filmin son sahnesi olacaktır 4. filmin giriş sahnesi…

Burada yazmaya bile değer görmediğim bir çok konunun da sizin hafızalarınızda soru işareti olarak yer aldığını az çok tahmin edebiliyorum.

Testere denen aletin ileri geri hareketlendiği zaman işlevini yerine getirdiğini biliyorduk fakat bu olayın, adını aldığı saw serisinde de başına gelebileceğini düşünememiştik.

İyi Seyirler…

Murat SÜNTER

11 Kasım 2007

Kişiliklerinin Ağırlığında İki Adam ve Binilecek Bir Tren…


Frankie Lane’in “3:10 to Yuma” adlı parçası ile akar tüm jenerik, kamera yerden yükselirken posta arabasını görürüz. Yazılar akmaktadır. Sonra sığır sürüsü ile yolu kapanınca mecburen duran arabadan Ben Wade ve çetesine kayar kamera. Wade hemen sadede girer, paraları alırken rehin alınan kendi adamı ile rehin alan adamı seri bir şekilde vurur. Öldürdüğü adama da sahip çıkar, adını ve yaşadığı yeri sorar… Yaşadığı yere götürün der ve ekler; “Bir adam yaşadığı yerde gömülmeli” Kendi adamı içinse kural basittir. Vurmasak bizi tehklikeye atacaktı. Hemen ardından sığırlarının peşinden iki oğlu ile gelen Dan Evans’ı görürüz. Yıl 1957’dir, filmimiz soygun sahnesi ile açılmıştır.

Yıl 2007…Gerilimli bir müzikle jenerik akar, Dan Evans’ın evindeyizdir. İki oğlundan büyük olanı yaktığı kibritin ışığında macera kitaplarına bakar, hemen ardından Alice’i görürüz. Sese uyanmıştır. Kalkıp bakar, Dan elinde silah pürdikkat beklemektedir. Sese doğru dışarı fırlar, Alice’in dediği gibi rüzgar değildir, Hollander’ın adamları borcunu ödemesi için ahırını yakmıştır. Koşarken düştüğü anda sol ayağının dizden aşağısının olmadığını görürüz. Büyük oğlu William yangından birşeyler kurtarmak isterken geçen diyaloglarla ailenin çaresizliğine şahit oluruz ve William’ın asi delikanlı olduğuna. Günün sabahında sorunlar devam etmektedir. Kamera Ben Wade’ın bakışındadır bu kez. Bir kuşun resmini yapmaktadır. Prens Charlie yaklaşmakta olan arabayı haber verir. Wade yaptığı resmi kuşun olduğu dala asar. Bu kez soyguna daha ayrıntılı şekilde şahit oluruz. Arka planda iki karakterin karşılaşmasının gerilimi de mevcuttur bu kez. Soygun pek kolay olmaz. Altınların yerini de banknotlar almıştır. Wade rehin sahnesinde bu kez daha hızlı silah çeker, diğer adamı hiç umursamaz, kendi adamına ise can çekişirken “Bizi tehlikeye atmanın cezası işte budur” der.

50 yıl ara ile çekilen 2 filmin temel farklılıkları daha başlangıcından bellidir… 57 yapımında kötü hakkında da iyi hakkında da pek net birşeyler bilmeyiz. 2007 yapımında ise daha başlangıcından ikisi hakkında da bilgilendirilmişizdir.

Ben Wade’in kasabanın barında yakalanmasına kadar belirgin bir fark olmasa da, belki de Russel Crowe farkı ile sessiz, fazla özellikleri olmayan Wade gitmiş, resim yapan, incil okumuş hırslı bir adam gelmiştir. Wade yakalanışından itibaren saldırganlığını korur, hatta bazen arttırır.

O ünlü yanıltma sahnesinden sonra 2 film arasındaki bağ tamamen değişir. Wade’i 3:10’a kalkacak Yuma trenine sağsalim bindirmek üzere gönüllü olan Evans’ın sebepleri aynı olsa da içinde bulunduğu durum daha iyi işlenmiştir bu kez. Oğullarının gurur duyduğu babadır.

İlk filmde hiçbir ağırlığı olmayan oğul William bu kez babasının peşinden giderek olayların tamda içindedir. Belayı savuşturmak için mücadele eden baba-oğul figürü filmde yerini almıştır. Asi evlat William babası gibi inatçı ve savaşçıdır.

İlk filmde sapasağlam gördüğümüz Dan, bu kez savaş gazisidir. Sıkı nişancılığının sebebi gün ışığına çıkmıştır böylece.

57 tarihli filmde; aldatmaca sonrası Dan, Butterfield ve kasabanın sarhoşu Alex, Wade’e eşlik ederek yola çıkmaları ile Contention City’e varmaları bir olur. Filmin ana gerilimi ve özelliği de burdadır. Otelde “balayı” suitinde treni beklerken yaşanan gerilim filmin ana çatısıdır. Wade’i filmin başında vurduğu iki adam dışında elinde silahla bile görmeyiz. Ner kadar kötü bir olduğuna film boyunca sadece dolaylı anlatımlarla şahit oluruz. Otel Odasında bek-lerlerken kendisini bırakması için para teklifini, ortaklık teklifine kadar yükseltir Wade. İncille ilgisi yoktur, resim çizmez ama kurtulacağından emindir. Otel odasından istasyona gidiş öncesi, Alice kocasının peşinden gelir. Dönemin sürekli vurgulanan ailenin önemi vurgulanmıştır yine. Dan karısına umut verir.

Otelden istasyona kadar olan yol çok zor ve silahlar altında geçilir ama Wade son anda taraf değiştirir ve ikili trene biner. Tren ilerlerken sürekli vurgu yapılan kuraklık sona ermiş, yağmur başlamıştır. Yol kenarında bekleyen Alice, kocasını sağsalim görür. Herşey yoluna girmiştir. The End yazısının vakti gelmiştir.

Gelelim 2007 versiyonuna, aldatmaca sonrası yola çıkan kadro bu kez değişmiştir. Kasaba sarhoşu yerine pısırık veteriner Potter, ödül avcısı Byron ve Hollander yerini almıştır. İlk filmin aksine hemen kasabaya varmazlar. Bunun için tehlike ve yapılması gereken bir kamp vardır. Yapılacak olan demiryolları da fona eklenmiştir. Kamp sırasında Wade ve Evans’ı daha yakından tanırız. Wade saf kötü olmaya devam ederken Evans ekibin en güvenilir kişisi ve kahramanıdır. Tüm maceradan sonra varılan kasabada otel odasında bekleme süreci daha sancılıdır. Daha çok silah patlar. Ama en önemli fark, hem Wade’in, hem de Evans’ın onca gerilimin arasında birbirlerine anlattıkları sırlardır.

Evans’ın görevi sadece Wade’i trene bindirmektir. Bu seçim filmin finalini de büyük ölçüde değiştirir.

Tüm bunları ışığında iki filmi karşılaştırırsak, Imdb kullanıcılarından 7.7 gibi yüksek bir oy ortalamasını alan bir filmi 50 yıl sonra yeniden çevirmek gibi zorlu bir yükün altına giren yönetmen James Mangold, bu yükün altından başarıyla kalkmış.

Yönetmenlik kariyerine çok iyi bir “ilk” film olan, çağdaş güzel ve çirkin öyküsü “Heavy” ile başlayan Mangold, ödüllerle karşılanmıştı. Yıldızlarla dolu kadrosu ile dikkat çeken ama beklentileri karşılayamayan “Copland”in ardından “Girl Interrupted” ile merkeze aldığı iki karakterini derinlemesine işlemiş, sorunlu kız “Lisa” rolüyle Angelina Jolie’nin oscar adlığı çıkışı gerçekleşmişti. Yine çağdaş aşk masalı “Kate & Leopold” sonrası “Identity” ile çok parçalı bulmacayı, ustalıkla kotardığı atmosferinde yardımı ile uygulamıştı. Ünlü müzisyen Johnny Cash’in yaşamını anlatan “Walk the Line”da da merkeze aldığı iki karakterini derinlemesine işleyip, oyuncularından yüksek performanslar almıştı. İki oyuncunun da oscar adayı olması ve Reese Witherspoon’un oscar alması pek şaşırtıcı olmadı.

James Mangold 3:10 to Yuma’da da merkeze aldığı iki karakterini derinlemesine işliyor. Film boyunca Wade olmakta, Evans olmakta zorlaşıyor. Crowe ve Bale’in mükemmel performansları ile kimliklerinin verdiği yükü taşımakta zorlanan iki adam haline geliyor.

Bir klasiği yeniden çevirmek söz konusu olduğunda, ana hikayeye eklemeler ve karakterleri derinleştirme tercihini kullanan Mangold; bir klasiği, daha da yükseğe asıyor…


Serkan Murat KIRIKCI

5 Kasım 2007

13. Avrupa Filmleri Festivali


Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara Sinema Derneği, Kars Belediyesi, Statoil ve Akman Holding’in katkılarıyla düzenlenen “13. Avrupa Filmleri Festivali-Gezici Festival” Kızılay Büyülüfener Sineması’nda düzenlenen açılış töreniyle başladı.

Gezici Festival, 2-25 Kasım tarihlerinde, Ankara, Kars, Samsun ve Saraybosna’da olacak;
-Ankara: 2-8 Kasım
-Kars: 9-15 Kasım
-Samsun: 17-20 Kasım
-Saraybosna: 21-25 Kasım

Festival gösterimleri için 5051 km. yol kat edecek. Festival boyunca 26 ülkeden 300 film arasından seçtikleri 26 uzun metrajlı, 60’a yakın da kısa metrajlı film gösterilek. 13'üncü yılının sonunda, toplam 40702 km yol giderek dünyanın çevresinde bir tur atmış olacak.

Gezici Festival için ayrıntılı bilgi:
http://www.festivalonwheels.org/TR/

30 Ekim 2007

“Şu Çılgın Türkler” Sahnede


Turgut ÖZAKMAN’nın yazdığı ve en çok satanlar listesinde bulunan “Şu Çılgın Türkler” adlı kitap, Atilla ÖZGEN’in yönetiminde Şu Çılgın Türkler adlı tiyatro oyunu olarak Kocacık Çarşısı Atatürk Kültür Merkezin’de izleyicilerle buluştu.


Türk milletinin kahramanlıkları ve Kurtuluş Mücadelesi anlatılan oyunu Samsun Sanat Tiyatrosu, 36 kişilik oyuncu ekibi ile 3 ayda hazırladı. Oyun 2 seans halinde 1.5 saat sürüyor.

2007-2008 sanat sezonunda sahnelenecek oyunun gala gecesine Samsunlular büyük ilgi gösterdi. Oyunun gala gecesine Vali Hasan Basri Güzeloğlu, Garnizon Komutanı Tuğgeneral Mehmet Ali Yıldırım, Milli Eğitim Müdürü Nevzat İspirli, kamu kurum ve kuruluşların üst düzey yöneticileri de katıldı.


Samsun Sanat Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Yaşar Gündem, Türkiye'de en çok satan ve Türk milletinin kahramanlıklarını anlatan kitabı tiyatroya uyarlamanın mutluluğu içinde oldukları belirterek, Türkiye'de ilk kez "Şu Çılgın Türkler" kitabını tiyatroya uyarlayarak kendilerinin oynadığını ifade etti. Gündem, oyunu tüm ülke genelinde sahneleyeceklerini de sözlerine ekledi.

28 Ekim 2007

"Söz Konusu Vatan ise Gerisi Teferruattır."


Son dönemlerde artan terör olayları ve Mehmetçiğimizin Kuzey Irak'a girme kararı almasından sonra tüm yurt genelinde vaziyetin ehemniyeti anlaşılmış ve vatandaş daha duyarlı davranmaya başlamıştır. Bazı bölgelerde, yaşanan terör olaylarına karşı mitingler düzenlenmekte ve yürüyüşler yapılmaktadır. Bu gösteri ve mitingler düşmanımıza en azından göz dağı vermek açısından çok önemlidir ve Türk Milleti'nin ne kadar duyarlı olduğunu göstermektedir ki çünkü söz konusu Vatan'dır!...Bu ülkenin vatandaşları olarak bizim yapmamız gereken, TSK'ya güvenerek ve Mehmetçiğimize destek çıkarak hiç bir provakatöre aldanmayarak, "Atatürkçü Düşünce" çerçevesi içinde duyarlı birer birey olmaktır. Özellikle biz gençler daha duyarlı olmalı, ulu önder M. Kemal ATATÜRK'ün bizlere söylediği şu sözü hiç bir zaman unutmamalyız;

"
Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir."

14 Eylül 2007

100 Yeni Türk filmi!

Eski parlak günlerini yaşayan Türk sineması yeni sezonda 100'e yakın iddialı filmi ile izleyicinin karşısına çıkacak.

Eylül ayı ile birlikte pek çok Türk filmi art arda gösterime girecek. Şener Şen ve Kenan İmirzalıoğlu'nun oynadığı Kabadayı, yeni bir Eşkiya etkisi yaratmayı hedefliyor.
Babam ve Oğlum'un yönetmeni Çağan Irmak ise Ulak ile bir kez daha salonları doldurmayı amaçlıyor. 2007'nin Mevlana yılı olması nedeniyle bir kaç Mevlana projesi eş zamanlı olarak çekiliyor. Vizyon kuyruğunda sıralanan önemli filmlerden birkaçı şöyle:

-Anka Kuşu (Mesut Uçakan): Yalçın Dümer, Kenan Bal ve Rahmi Dilligil'in rol aldığı film, 9 Kasım'da gösterimde.
-Avrupalı (Ulaş Ak): Cem Davran, Yasemin Kozanoğlu başrolde. 12 Ekim'de salonlarda.
-Beyaz Melek (Mahsun Kırmızıgül): Ünlü türkücü, kadrosunda Erol Günaydın, Emel Sayın, Müşfik Kenter ve Gazanfer Özcan'ın olduğu filmini Diyarbakır'da çekti.
-Bozkırda Deniz Kabuğu (Ahmet Uluçay): Filmin çekimlerine önümüzdeki yıl başlayacak.
-Fırtına (Kazım Öz): Belgeselci Öz, öğrenci olaylarını işleyecek.
-Gitmek (Hüseyin Karabey): Filmin hikayesi yaşanmış bir olaya dayanıyor.
-Hayaller (Nuri Bilge Ceylan): Ceylan bu kez profesyonel bir oyuncu kadrosu ile çalışacak.
-Ulak (Çağan Irmak): Çetin Tekindor, Yetkin Dikinciler, Hümeyra ve Şerif Sezer rol alıyor.
-Yaşamın Kıyısında (Fatih Akın): Cannes'da 'En İyi Senaryo' ödülü alan film 26 Ekim'de gösterimde.
-Yumurta (Semih Kaplanoğlu): Nejat İşler ve Ufuk Bayraktar'lı film, Ocak'ta Fransa'da gösterimde.

Yeşilçam'ın ikinci altın çağı;
1950, 80 arasında altın çağını yaşayan Yeşilçam, erotik sinemanın ortalığı kasıp kavurduğu 80'lerin ve adeta sus pus olduğu 1990'ların ardından son bir kaç yıldır eski günlerine dönüyor. 1995'te Yavuz Turgul'un Eşkıya filmi ile silkinip üzerindeki tozları atan Türk Sineması, 2000'lerde en iyi örneklerini art arda sergiliyor. Genç yönetmen ve oyuncuların azmi, kimi ustaların 'sırça köşkleri'nden çıkıp tekrar setlere dönüşü ve izleyicide 'Türk filmi izlemek istiyorum' bilincinin uyanması ile birlikte Türk Sineması son birkaç yıldır salonlarda Hollywood'a geçit vermiyor. Vizyontele 1 ve 2, GORA, Kurtlar Vadisi-Irak ile Babam ve Oğlum gibi 3 - 4 milyonu bulan gişe rakamlarına ulaşan filmlerin yanı sıra uluslararası arenada sinema ödüllerini silip süpüren Takva, Duvara Karşı, Uzak ve Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak gibi yapıtlarla Türk Sineması, ikinci altın çağına girmek üzere gibi gözüküyor.

13 Eylül 2007

Hoşgeldin Ya Şehr-i Ramazan


Ramazan Ayı Bütün İnananlara Hayırlı Olsun!..

İftar Duası:
“ Allah’ım! Senin için oruç tuttum, Senin için rızkınla orucumu açtım. Ancak Sana tevekkül ettim. Seni hamdinle tesbih ederim.

Ahzâb Suresi: 35. Ayet
"Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar varya; işte Allâh, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır"

Bakara Suresi: 185. Ayet
"Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir."

10 Eylül 2007

Takva, “Saraybosna’nın Kalbi”ni Kazandı


13’üncü Saraybosna Film Festivali’nde İngiliz aktör Jeremy Irons’ın başkanlığını yaptığı büyük jüri, Özer Kızıltan’ın Takva filmini, “Saraybosna”nın Kalbi” ödülüne layık gördü.

Takva, böylelikle 25 bin Euro’luk para ödülünün de sahibi oldu. Filmin yapımcılarından Fatih Akın, törende ödülü alırken, "Bu ödülü beklemiyorduk" dedi.

Yönetmenliğini Özer Kızıltan'ın üstlendiği "Takva" kendi küçük dünyasında yaşayan, günahtan korkan bir adamın, güçlü bir tarikatın kira toplayıcısı olduktan sonra yaşadığı değişimi anlatıyor.

Saadet Işıl Aksoy da “Yumurta” filmindeki rolüyle en iyi kadın sanatçı ödülünü aldı. En iyi erkek sanatçı ödülü ise “Kibar Olmak Zor” filmindeki performansıyla Boşnak aktör Sasa Petroviç’in oldu. Bu yıl “Saraybosna’nın Kalbi” ödülü için 10 filmin yarıştığı festivale, Türkiye’den Takva’nın yanı sıra, Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta” ve Zeki Demirkubuz’un “Kader” filmleri de katılmıştı.

Makedonya filmi "I'm From Titov Veles" de jüri özel ödülüne layık görüldü. Amerikalı aktör Steve Buscemi de sinema sanatına katkıları ve Saraybosna Film Festivali'nin gelişmesine verdiği destekten dolayı ödüllendirildi. Bir hafta süren ve Özgü Namal'ın da jüri üyeliği yaptığı festivalde, 170 film gösterildi.

17 Ağustos'ta Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'da başlayan festivalde renkli anlar yaşandı. 1992-95'teki savaşın sonlarına doğru bir grup sinemasever tarafından direniş eylemi olarak düzenlenmeye başlanan Saraybosna Film Festivali'ne ilgi hayli yoğundu.

5 Eylül 2007

Sevdanın Dumanı

Çok mu geç bu zaman ,
Değiştirmek için her şeyi, silebilmek için öfkeleri
Susturabilmek için yaşlı gözleri ?
Özür dileyebilmek için yine geç mi kaldık?
Kabahatlar mi büyüdü böyle hızlı,
Yoksa biz mi yenildik yıllara?
Gurur tıkadı önce yolları,
Sonra hasretler bindi ayrılığa .
Gözyaşları yetti özlenen yare sarılmaya..
Öpülmeyi beklerken dudaklar
Bir damla yaş ıslattı onları..
Ama yine de dön demedi yürek!
Gün oldu
Susmadı sancısı kalbin;
Gün oldu
Uyku girmedi gözlere.
Ama bekledi,
Sustu!
Öfkesine mahkum etmesini bildi sevgisini
Tıpkı bir zamanlar haykırmasını bildiği gibi…
Şimdi günler aylar geçti,
Her şey için Geç’ti.
Uykusuz gecelerin,
Ağlayan gözlerin
Ve daha birikmiş birçok şeyin
Nedenini bilmek, sormak için geçti!
Ne bu yangına neden sorulurdu artık,
Ne de su döküp söndürülürdü.
Bu ateş çoktandır yanmakta bu yürekte…
Öyle ki bir düşün;
Kim bilir dumanı bile şimdi hangi yüreğe sinmekte!…


Selin ÖZÇELİK

31 Ağustos 2007

Bir "Otel 2" Filmi Kritiğine Eleştiri Yazım...


Ne yazık ki kritiği burada yayınlama iznim olmadığı için sadece kritiğin bulunduğu linki veriyorum.
http://www.sinemalar.com/yazi/81/Otel-2-Roth-a-Emanet/

Eleştirim:

vizyona yeni girmiş bir filme erken gelen bu kritiğe şunları yazayım.. öncelikle başlık konusunda daha titiz davranmalıyız ki önemli bir yönetmene “ota” gibisinden gönderme yapmamalıyız bence…oyuncuların performansları "fevkalade" değildi ki fevkalade olsaydı bu kadar vasat bir çalışma olmazdı. senaryoyu çok insancıl duygularla düşünüp ne kadar berbat bir eğlence uğruna falan demişsin oysaki filmin amacı insancıl olmak değil sadist duygular barındırmak, her filmin kendine göre amacı vardır mesela bir dracula filminde kan emen vampirler hakkında bu kadar kişisel düşünüp senaryo berbat diyemezsin çünkü film vampir konusudur keza otel'de de konu sadistliktir. slovakya'nın turizm konusuna gelince ise bence o yörede nasıl bir film değil, eleştirilse bile bir tarantino filmi çekildiği için turizm açısından olumlu olacaktır. kesilen sahneler var demişsin keşke onları da belirtseydin keza senaryodaki kopukluklar ve kesilen cinsel organ için "mide bulandırıcılığa, şükür ki, Roth ve ekibi fazla süre ayırmamış" demen, bu kesilen sahnelerden kaynaklanıyor. çünkü senaryoda hızlı geçişler oldu mesela o küçük çocuğu silahla öldürme sahnesi kesildi ve adeta film koptu orda. ayrıca kesilen cinsel organ sahnesi bu kadar kısa değildi ve kadın organı alıp köpeğin önüne attı keza bu sahne de çıkarıldı. bir şey daha "Lolipop filminde erkeklik organı kesiliyordu. Lolipoptaki sahnenin benzeriyle burada da karşılaşıyoruz." demişsin, oysaki o filmde söz konusu organ testislerdir ve hatta kız çocuğa soruyor ilk testisi sen seç diye ve ikisini de alıyor fakat çocuk buzun ve alkolün etkisi geçince bakıyor ki testisler yerinde!.. filmdeki küfür konusuna gelince film zaten 18 yaş ve üzeri ve o filmi izlemeye gelenler filmin nasıl bir şey olduğunu ve filmin konusunun gerektirdiği gibi küfürler olacağını tahmin ettiklerinden pek rahatsız edici bir olay değil. Fakat senin böyle düşünmene doğal karşılıyorum neyse şimdi senin kimlik bilgilerine girmek istemiyorum burada. Küçük bir detay vereyim, filmde k.ltak, hus.y olarak değil, “bit.h” olarak geçiyor. bir de tavsiye vermek isterim mücahit sana, yazılarını okurken bazen anlamını bilmediğimiz kelimelerle karşılaşıyoruz, onların başına yıldız koysan da en altta dipnot şeklinde bize açıklasan anlamlarını daha iyi olur bence. Evet film tarantino etiketi taşısa bile vasat idi.. bunun dışında ellerine sağlık mücahit…bu arada artık bu kritiklerin sonuna “hayalciye” veya şuna buna diye göndermeler yapmak moda oldu sanırım. Oysaki kritikler herkes için yazılmaz mı?

NOT: Bu eleştiri yazım kritiğin yayınlandığı sitede bilinçsiz kişiler tarafından aşırı tepki aldığı için yayından kaldırılmıştır.

27 Ağustos 2007

DİKENLİ İNCİ

Şeffaf karanlığın ardından seslenen ay

Say beni sana eşlik eden bulutlardan biri

Al yüreğimi acıtan dikenli inci tanelerini

Bir hiçken sebeplerin ruhumda siyah izleri

Işığına kendi yolunca yönelt beni

Sal denizden gece bitmeden içimdeki sesleri

Fırlat derinlere kimsesiz bir taş gibi

Kopup gitsin artık koydan bu ruhun semeri

Siyahın umuda sarıldığı bir sabah gibi

Bitir kalbimin bu diyardaki ebediyetini

Boğulsun dalgalarda ruhumun kadife renkli çiçeği


H. YASEMEN GÜV
EN



NOT: Şairimizin bu şiiri, Badem Grubu vokalistlerinden Barış BAHÇECİ tarafından bestelenmiştir.

23 Ağustos 2007

“Harry Potter ve Ölüm Yadigarları” 9 Ekim’de Türkiye’de


J. K. Rowling'in yazdığı Harry Potter serisinin yedinci ve son kitabı olan “Harry Potter and Deathly Hallows” İngiltere'den Çin'e dünyanın dört bir yanındaki kitabevlerinde raflardaki yerini aldı bile. 21 Temmuz tarihinde yayınlanan serinin son kitabı, İngiltere baskısında 608 sayfa, Amerikan baskısında 759 sayfa olarak basıldı. Bir ay boyunca en çok satanlarsinde kaldı.Kitap ilk 24 saatte ise 11 milyon sattı. Oysa Harry Potter serisinin 6. kitabı “Harry Potter and The Half-Blood Prince”, ABD’de piyasaya çıktığı ilk 24 saatte 6,9 milyon adet satmış ve bugüne kadar en hızlı satılan kitap olmuştu. Yazar J. K. Rowling, kitabın tanıtımını İngiltere'deki Ulusal Tarih Müzesi'nde yapmıştı. Amerikan basımının kitap kapağını yine Mary GrandPré hazırladı.


Türkiye’de çevirisi, önce “Ölümcül Takdis” olarak yayılmıştı; fakat yapılan açıklamadan sonra kitabın Türkçe adı “Harry Potter ve Ölüm Yadigarları” olarak belirlendi. Kitabın Türkiye’de yayın tarihi ise “9 Ekim” olarak açıklandı. Serinin bu son hikayesi, önceki kitapları gibi dünyada İngilizce’den sonra yayımlanan ilk çevirilerden biri olacak ve Yapı kredi yayınları tarafından yayınlanacak kitap 608 sayfa ve Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutluk tarafından dilimize çevrildi. Yapı Kredi Yayınları ilk baskıyı 100 bin adet olarak planladı.

Kitabın Diğer Ülkelerde Adı:

Bulgaristan: Хари Потър и Смъртоносните светии

Brezilya: Harry Potter e as Relíquias Mortais

Danimarka: Harry Potter og de Dødelige Hyl

Estonya: Harry Potter ja surmapühakud

Fransa: Harry Potter et les Saints Mortuaries

İngiltere: Harry Potter and the Deathly Hallows

İtalya: Harry Potter e il rito mortale

İzlanda: Harry Potter og Fönixreglan

İspanyolca: Harry Potter y os santos mortales

Katalan: Harry Potter i les relíquies mortals

Litvanya: Haris Poteris ir pražütingos relikvijos

Macaristan: Harry Potter és a halálos szentek

Portekiz: Harry Potter e os Santos Mortíferos

Romanya: Harry Potter si Sfintii Muritori

Rusya: Harry Potter i Smertonosnie Relikvii

Türkiye : Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

21 Ağustos 2007

TV efsanesi beyazperde de…


Tuhaf aile formatlı çizgi filmler ülkemizde tanınan örnekleriyle çok beğenilmişti. 1960 – 66 yılları arasında gösterilen Taş Devri alışılmadık bir amerikan ailesi ile Taş devrinde geçen modern uygarlık hikayesiyle çok beğenilmiş ve ilgi görmüştü. Simpsonlar efsanesinin en önemli kaynağı da bu diziydi kuşkusuz. Fonda yine aile babasının beceriksizleri ön planda idi.
1962 – 88 yılları ararsında 4 sezonluk ama 20 yıllık bir süreçte gösterilen çizgi dizi gelecekte geçen bir taş devri hikayesi idi. Kuşkusuz bunda aynı ekibin parmağının payı büyüktü.
Rugrats adlı bebeklerin ön planda olduğu çizgi filmse yine barındırdığı absürd çizgisi ile simpsonların kaynaklık ettiği çizgi filmlerden biri.
Simpsonları andırma konusunda ise Family Guy neredeyse rakipsiz.1999’da başlayan dizi halen devam etmekte ve ilgiyle izlenmeye devam ediyor. Simpsonlar taklidi gibi görünse de South park’tan daha sert bir çizgisi olsa da, simpsonlardan daha az eleştiren yapıya sahip. Yine de bu yapısıyla herkesin sevebileceği bir dizi değil.
Gelelim simpsonlara. Koca 20 yıllık süreci ile tam bir fenomen. George Bush’un “izlenmesini tasvip etmiyorum” demesinin altında 1989 yılından bu yana kıyasıya eleştirmesinin ve tüm bu eleştirileri nefis bir mizah anlayışı ile yapması baş tacı edilmesini sağlayan unsur.
Toplamda yaratılmış 396 bölümle rekorlar kitabına çoktan girmiş olan simpsonlar, sinema filmi için bu kadar beklemek niyetinde değildi. Ama zaman ve şartlar sürekli değişti ve sürekli yenilenen fikirlerle bu zamana kadar geldi. Temelde CGI’yı reddeden 3 boyutlu yerine suluboya elde çizimi tercih eden ekip bunu dışındaki kararlar için oldukça zorlandıç Ekip haline Monthy Python’s Flying Circus delisi olduklarını belirten Greoning, Belville’de Randevu’dan oldukça sık bahsediyor. Hiçbir zaman gerçek oyuncularla film önerisine sıcak bakmadığını bunun ancak ekibin ölmesi sonucu gerçekleşebileceğini söylüyor. 1987’de oluşan çekirdek kadronun film ekibinde olması hayranlık uyandırıcı olmuş ve herkeste en iyi bölümden de iyidir yargısını doğurmuştu. Bunun da uzayan süreçte payı var elbette. Esprileri konusunda ısrarcı olmadıklarını söylüyor ekip. Espri savunulmaz diyor. Filmden çıkarılan esprilerden iki film daha çıkar sözü de bu konudaki ciddiyetlerini ortaya koyuyor. Her defasında karakterleri yeniden çizmenin gurur verici olduğunun da altını çiziyor ekip. Son olarak bir 20 yıl daha sürecek garantisini veriyorlar.
20 yıllık süreçte sinema ile ilişkileri de çok iyi idi dizinin. Oz büyücüsü, Marry Poppins gibi masallar bir yana, Stanley Kubrick klaisiği “The Shining” bir bölümde tamamen parodi haline gelmişti. Marge ve komşusu Ruth’un araba yolculuğu da “Thelma ve Loise” e selam çakar. Rosebud adlı bölümde film çekimleri dahil neredeyse birebir yaratılmıştır. Ünlü “Yurttaş Kane” başyapıtı 3 bölümde görünür böylece. ET, Sapık, Rüzgar gibi geçti, Indiana Jones ve kuşlar ekibin sinema sevgisinin yansımalarından…
Gelelim filme… 15 yıllık bir proje geçmişi olan film, dizinin beşinci yılında ortaya atılmıştı. İlk fikir “Kamp Krusty” adı ile yaz kampında geçen korku filmleriyle dalga geçecekti. Ama yoğunluk sebebi ile rafa kalktı. Elde çizilmesi sebebiyle yaratım sürecinin çok uzun sürmesi geride bu yüzden çekilmemiş bir çok senaryo bıraktı. Fantasia ile dalga geçen “Simpstasia” da bunlar arasında idi. 2003’te ilk ekip toplandı yüzlerce fikir ortaya atıldı. Bunlardan en ilgi çekici olanı kuşkusuz “Truman Show” parodisi idi. Dizi hayranları bu bilgi sonrası en azından bir bölümde öyküyü görmekten oldukça mutlu.
Sonunda filmin Homer’ın hataları üzerine kurulması kararlaştırıldı ve 15 yıllık rüya gerçekleşti Bir beceriksiz aile babasının öyküsü olan film mükemmel bir espri ile başlıyor. Homer sinemada film izlerken enayilik bu diyor. Cdsi varken filmi sinemada izlemek enayilik. Sonra kamera Homer’ı gösteriyor ve bize dönüp hepiniz enayisiniz diyor. Serinin şanına yakışır bir başlangıç bu.
Çevre sorunlarını direk merkeze yerleştiren film, gölün kirlenmesine karşı yapılan sunuma “Uygunsuz Gerçek” filmi ile geçiyor dalgasını. Sonra tüm bu uyarılara rağmen Homer faktörü devreye giriyor. Her şey dozunda her şey bildiğiniz gibi. Üslup sonuna kadar korunuyor.
Özellikle Bart’ın cinsel organının gözüktüğü sahne son derece keyifli adeta gülme krizine sokuyor izleyeni. Yol Alaska’ya düşüyor. Ordan sonrası iyice zıvanadan çıkıyor zaten. Kızılderili sahnesi de dört dörtlük.
Az sonra esprisi de araya atılıyor. Filmin altından yazılar akıyor, reklamlar geçiyor. Sizinse aklınızdan geçen tek şey gülmek oluyor.
Geriye tatlı bir zaman dilimi kalıyor. Matt Greoning ve ekibini kutlamak gerek. Bir marka yaratıp o markaya sonuna kadar sahip çıktıkları için. Koca bir ellerinize sağlık göndermek şart!

Serkan Murat KIRIKCI