Türk sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2012

Türk Sineması 2012 İlk Yarı Değerlendirmesi

Fetih 1453’ün “bütün zamanların izleyici rekoru’’na karşın yine de Türk Sineması, geçen yılın aynı dönemine göre 2 milyon izleyici kaybetti.

29 filmin gösterime girdiği 2012 yılının ilk 6 aylık bu döneminde (26 haftalık) gişelere giden izleyici sayısı 11.503.000 kişi (% 0.5 yanılma payı ile) ve gişelere bıraktıkları para 105 milyon TL civarında.

2011 yılının ilk 6 ayında tam 41 filmin vizyon bulması ile gözler bu yıla çevrilmişti ama görünen o ki bu yıl geçen yıla göre kısır geçiyor.

1 Ocak 2012'den bu yana, 27 erkek 2 kadın yönetmen ile 29 filmi 29 farklı yönetmen ile izledik. Bu her yıl sektöre giren yönetmen sayısının 65 civarında olduğu gerçeği ile örtüşüyor.

Bu filmler içinde;
En çok gişe yapan film: 6.505.000 kişi ile FETİH 1453 oldu. Film, kalan 28 filmin ürettiği toplam kişi sayısı kadar gişe yapmış görünüyor. Fetih-1453 gösterime çıktığı 440 kopya ve açılış rakamı olan 1.161.250 kişi ile de ilk yarının galibi.

En az gişe yapan film: 2.168 kişi ile Film adlı film oldu. 19 sinema da gösterilen FİLM , eleştirmenlerce övgü de almıştı ama gişe bu övgünün karşılığını veremedi maalesef.

En kötü hafta sonu açılışıKırık Midyeler. 170 kişi
Kopya başına düşen en kötü hafta sonu açılış: 67 kopya Anadolu Ateşi : 17 kişi

İlk 6 ay içinde 1 milyon kişi barajını geçen 3 film oldu. Malumunuz üzere  Fetih 1453 ve Berlin Kaplanı ile Sen Kimsin? Tolga Çevik’in baş rolünü oynadığı Sen Kimsin adlı film, 1.590.000 kişi ile bu dönemin sürprizi oldu. Eyvah Eyvah serisini sonlandıran Ata Demirer, başarılı bir performans çizdiği filmi ile beklentileri karşıladı. (1.975.000kişi)

Mayıs ayı ilk yarının en çok filmin gösterime çıktığı ay oldu: 8 film.

En az film ise son 25 yıldır olduğu gibi yine Haziran oldu:1 film.

Bu ayı 3 film ile Şubat ayı izledi. Oysa geçen yıl Şubat ayın da tam 6 film gösterime çıkmıştı.

Bu yıl ne oldu peki?

Herkes Fetih 1453’ün gişeleri istilasından dolayı ya kaçtı ya da yer bulamadı.

24 film 100 bin kişiyi göremedi. Evet, Ocak ayından bu yana gösterime giren 29 filmin 24 tanesi 100.000 kişi barajını aşamadı

Bu yarıda göze çarpan, Anadolu Ateşi adlı sahne gösterisinin 3D olarak sinema salonlarına taşınması oldu . Dünyada ‘’sahne performansını sinema perdesine taşımak’’ açısından bir ilk olsa da maalesef gişede beklentileri karşılayamadı. Ekumenopolis, 2 kopya ile gösterime girmesine karşın haftalarca sinemada kalma başarısını gösterdi ve belgesel bile olsa dağıtım ve pazarlama başarısı ile dev projelerin arasında sinema şansının olduğunu kanıtladı. Ülkücüler ise 80 kopya ile bir belgeselin çok kopya ile de pazarlanabileceğini gösterdi.

AYAZ adlı film şu anda bu araştırmanın konusu değilse bunda yapımcının gala gecesi basın mensuplarına filmi geri çektiğini açıklaması yüzündendir. Dağıtımcı firmaya kızarak filmi gösterimden çeken yapımcı, filmi ileri bir tarihte tekrar gösterime sokabileceklerini belirti ama deneyimlerim bunun gerçekleşemeyeceğini söylüyor.

Tv dizileri ile popüler olan Tamer Karadağlı, daha önce sinemada oyuncu olarak karşımıza çıkmıştı ama SÜPER TÜRK ile yapımcı – yönetmenliği ilk kez denedi. Film, 206 kopya ile sadece 79.000 kişi yaparak Karadağlı’ya zarar ettirdi.

29 film toplam 2.539 kopya ile de geçen yılın çok gerisinde kaldı. (geçen yıl: 41 film: 3.673 kopya)

Kısacası Türk sineması kan kaybediyor.

Gitmeden bir de not olarak düşeyim: siz siz olun filminizi Haziran'da gösterime çıkmayın. En azından şimdilik…

Nizam EREN

22 Mart 2012

Röportaj: Tiyatro Triole ile Türk Sineması Üzerine

İlk oyunları “King Kong’un Kızları” ile başlayan, bu yıl da “Kafalar” adlı oyunlarıyla izleyicileri güldürmeye devam eden Onur Yar, Nazan Diri, Özge Oldaç, Suat Ünal, Tevfik Urgancıoğlu ve Mesut Özkeçeci gibi isimlerden oluşan ‘Tiyatro Triole’ grubuyla birlikteyiz.

Öncelikle ekip nasıl bir araya geldi?
N.D: Herkes birbiriyle yakın arkadaş ve Onur Yar hariç  hepimiz İzmirliyiz, yani birbirimizi önceden tanıyorduk. Ekip sekiz sene önce bir araya geldi. İlk önce King Kong’un kızları ile adım attık. Bu sene yedinci oyunumuzu oynuyoruz.

Peki daha önce oynadığınız oyunları bize sırayla söyleyebilir misiniz?
N.D: Tabi ki. İlk önce King Kong’un kızları, ardından Çetin Ceviz, Abacı Kebeci Sen Neci, Tanrı, Bir Varmış Hep Varmış, Jon d’Arc’ın Öteki Ölümü ve Kafalar.

Peki oyunculuk sizin asıl mesleğiniz mi?
N.D: Bu ekipte sadece üç kişi bu işle uğraşıyor. Ben hukuk bölümü mezunuyum, Onur Yar radyocu mesela.

Oynayacağınız oyunlara nasıl karar veriyorsunuz?
S.Ü: Genelde ekibe göre şekillenir. İlk “Kafalar” çıktığında tam bu ekip değildi. Oyunlar ekibin sayısına göre karar verilmiyor. Zamanında yirmi kişilik oyun verdik, geçen sene üç kişi oyunlar verdiğimiz de oldu.

İleriye yönelik hedefleriniz nelerdir?
N.D: Ayakta kalabilmek, özel tiyatrolara yenilmemek.
O.Y: Her sene bir oyun oynamak.
N.D: Evet, bir de her sene yeni bir oyun oynamak.

Oyunlarınızda hoşça vakit geçirmeyi mi, yoksa  mesaj vermeyi mi hedefliyorsunuz?
N.D: Her ikisi de; ama mesaj vereceğiz diye de ölmüyoruz.

Sizin Türk sinemasına adım atmaktaki düşünceleriniz nelerdir? Bu soruya cevap vermeden önce merak ettiğim bir soru daha var, tiyatro mu sinema mı?
S.Ü: Tiyatro candır. Ama her ikisinin de bizim için ayrı bir yeri var, biri sarışın biri esmer gibi…
N.D: Bence de, Suat’ın sözüne katılıyorum.
M.Ö: Evet, ikisinin de yeri bizim için ayrı; ama Türk sinemasına adım atmaktaki düşüncelerimizi soruyorsan, herkes en az bir sinema filminde oynamak ister. Özellikle gelişen Türk sinemasında.
O.Y: Benim için fark etmez. Ben zaten iki tane filmde oynadım, ikisi de ödül aldı.

Hangi filmlerdi Onur Bey?
O.Y: Bir tanesi “Mutluluk”, bir tanesi de “Bahtı Kara”.

Bugünkü  Türk Sinemasını değerlendirirsek hangi kelimeleri kullanabilirsiniz?
N.D: Ergenlikte.
O.Y: Ticari renkli.
S.Ü: Karışık.
Ö.O: Yükselen.
T.U: Alt metinsiz.

Türk sinemasının yeni dönem oyuncuları hakkında ne düşünüyorsunuz? Örnek verecek olursak, geçtiğimiz sene “Çoğunluk” filmindeki performansı ile Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Bartu Küçükçağlayan gibi.
O.Y: Başarılı oyuncular var. Tiyatro oyuncuları ve sinema oyuncuları daha fazla kullanılıyor. Eskiden manken ya da model kullanırlardı daha çok; ama şimdi tiyatro oyuncuları ve sinema oyuncularına ağırlık veriliyor.
N.D: Yeni dönem oyuncular şanslılar. Şimdi kaynak fazla, daha fazla araştırıp daha fazla okuyorlar. Böylece kendilerini daha da iyi geliştirebiliyorlar.

Eski Dönem ve yeni dönem Türk sinema oyuncularını karşılaştırırsak ortaya nasıl bir tablo çıkar?
T.U: Bence böyle bir karşılaştırma yapmamız pek doğru olmaz; ama eski oyuncularla  yeni oyuncular bir araya gelip daha fazla projede yer alabilirler.
O.Y: Daha önce Nazan’ın da dediği gibi kaynak fazla, bugün kü oyuncular dünyayı  daha rahat takip edebiliyorlar ve o yüzden şanslılar. Eskiden öyle bir durumları yoktu, kaynak kısıtlıydı.
N.D: Eskiye baktığımızda da hem kötü oyuncular hem de iyi oyuncular var. Bu yeni dönem Türk sineması için de geçerli, değişen bir durum yok. Aslında bakarsak eskiden işler daha kolaymış.
M.Ö: Evet. Eskiden filmler daha hızlı çekilirdi, hemen çekilirdi. Örneğin ‘senede bir gün’ şarkısından adamlar “yaz abi” diyorlar, yazdıktan üç beş gün sonra da çekimlere başlıyorlar. O zaman beyazperdede gösterilen Türk filmlerinin bu seneki gösterimlere göre sayısı fazlaydı.
O.Y: Çünkü insanların tek eğlencesi sinemaydı.

Tiyatro oyunlarının sinemalaştırılmasında ki yorumunuz nedir? Örneğin “72. Koğuş” gibi.
M.Ö: 72. Koğuş önce roman olarak dünyamıza girdi. Sonraları tiyatroya uygulanmış bir eser; ama bakıldığı zaman bazı şeyleri tiyatroda vermek zor. Tabi sinemada durum böyle kamera karşısında bazı şeyleri vermek de zor. Bakıldığında tiyatrodan sinemaya değil de, sinemadan tiyatroya çevrilmiş eser çok var.
S.Ü: Her ikisinde de bir reji anlayışı var; ama tiyatronun reji anlayışı kırıldı. Sinemasal anlatım sinemada olduğu gibi tiyatroda da var.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. Başarılarınızın devamını dilerim…

Röportajdan sonra “Kafalar” adlı oyunlarını izlemek için yerimi aldım ve gerçekten çok güzel vakit geçirdim. Oyuncuların hepsi birbirinden nazik ve hoşgörülü insanlar. Her Salı günleri saat 21:05’te Old City Comedy Club’da  oyunlarını izleyebilirsiniz. Kaçırmamanızı öneririm. Şimdiden iyi seyirler.

Hazırlayan: Murat Boncuk

10 Mart 2012

Fetih 1453 ve Türk Sineması

Şimdi size bahsedeceğim film Türk halkının ilgisini çeken ve sinemaları akın akın izleyiciyle dolduran bir yapım olan “Fetih 1453” filmi. Türk halkının filme bu kadar ilgi göstermesi normal çünkü ilk defa tarihimizi konu alan ve bir çağı kapatıp yeni bir çağ açan destansı bir olaydan bahsediliyor.

Filmin konusuna gelince, üstte belirttiğim gibi 1453’te İstanbul’un fethedilişi ve o fetih sırasında yaşanan tarihi olaylar bize sunuluyor.

Peki film olmuş mu diye sorarsınız  cevabım  ne yazık ki olmamış. Çünkü filmde bir çok eksiklik var. Tamam bir emek harcanmış hatta ciddi paralar harcanmış. Ama bazı atlanılan noktalar var. Bunlardan en önemlisi de senaryo. Filmdeki eksikleri, senaryodaki eksikliği fark edebiliyorsunuz. Bir de diyaloglar çok basit ve yapay. Oyunculuklar Ulubatlı Hasan (İbrahim Çelikkol) haricinde doğal değil. Özellikle Fatih karakterini oynayan Devrim Evin bir padişah görüntüsü yansıtamıyor bize.

Hikayede derinlik yok, olaylar daha da derin anlatabilirlerdi bu destansı  savaşta. Efektler çok yapay duruyor, bazı sahnelerde gereksiz yere görsel efekt kullanmışlar. Örneğin Fatih’in CGI’dan yapılma bir yaban domuzunu vurması  bence çok gereksiz bir sahneydi. Ayıca, bir sahnede uçan bir kartalı yakın planda alması doğru değil, zaten yapay olan efektler ve yakın sekansta tutulduğu zaman  doğallığını kaybediyor.

Filmde yapılan savaş sahneleri güzeldi. Ses ve görüntüde de teknik bir sıkıntı yok. Savaş sahneleri üzerinde cidden çalışılmış. Zaten filmde figüranların yorgunluğunu hissedebilirsiniz. Bir savaş sahnesinde figüranların ağır ve temposuz bir şekilde kılıç sallaması göze batan hatalardan biri. Bir de kostümler sanki ilkokul çocuklarına gösteri hazırlıyorlar gibi.

Filmde savaş sahnelerinin güzel olması o filmin eksikliğini kapatmaz. Bize bu destansı savaşın ruhunu gerçekten yansıtması gerekir. Bir de filmde mehter marşı yok. Hollywood filmlerini andıran epik film müzikleri var. Filmin asıl ruhunu koymamışlar ortaya. Tamam mehter takımı o dönemde yok ama yine de bir mehter müziği koyulabilirdi, bunda bir sakınca yok.

Bence Türk sineması bu tarz filmleri çekmeye hazır konuma gelmemiş. Türk sinemasını kötülemiyorum, gayet güzel filmler çekiliyor ve yeni dönem sinemacılarımız da iyi; ama böyle bir filmi çekmek için daha fazla masraf, konunun da daha derin araştırılması gerekir. Bir de gerçekten çok iyi bir yönetmenin elinden geçmesi gerekir. Faruk Aksoy’u kötülemiyorum ama bu filmi ondan daha iyi çekecek  yönetmenler Türkiye’de var.

Kendi tarihimize yakışır ve o epik duyguyu hissetmek için bunlar şart. Yine de film Türk halkının bir çoğunu tatmin edecek ve sevilecektir. Eksikliklere rağmen emeğe saygı diyorum, iyi seyirler diliyorum.

19 Mart 2011

30. İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülleri

İstanbul Film Festivali’nin Sinema Onur Ödülleri bu yıl Türk Sineması’na imzasını atan dört büyük isme veriliyor: Yönetmen Yusuf Kurçenli, görüntü yönetmeni Ertunç Şenkay ve Türk Sineması’nın unutulmaz isimleri Metin Akpınar ile Zeki Alasya. Sanatçılara ödülleri 1 Nisan Cuma akşamı Lütfi Kırdar Sergi ve Kongre Sarayı’nda yapılacak Açılış Töreni’nde takdim edilecek. Yusuf Kurçenli’nin benzersiz filmlerinden Karartma Geceleri ve Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın başrollerinde oynadığı Zeki Ökten imzalı Güle Güle de festival kapsamında gösterilecek.

Son filmiyle, şubat ayında Berlin Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan, yapıtları ve yaklaşımıyla başta Gus Van Sant olmak üzere çağdaş ve bağımsız sinemayı etkileyen, “sinemanın filozofu” Béla Tarr da festivalin Açılış Töreni’nde Sinema Onur Ödülü’nü almak üzere İstanbul’da olacak. Usta yönetmenin son filmi Torino Atı da festival programında Dünya Festivalleri’nden bölümünde yer alıyor.

21 Şubat 2011

4. Yeşilçam Ödülleri Adayları

Bu yıl 4.sü düzenlenecek olan "Türkiye'nin Oscar'ları" olarak da nitelendirilen Yeşilçam Ödülleri 28 Mart 2011 tarihinde yapılacak törenle sahiplerini bulacak. 4. Yeşilçam Ödülleri Adayları ise şu şekilde:


En İyi Film
Av Mevsimi
Çoğunluk
Eyyvah Eyvah
Kavşak
Kosmos
Yahşi Batı

En İyi Yönetmen

Yavuz Turgul-Av Mevsimi
Seren Yüce-Çoğunluk
Selim Demirdelen-Kavşak
Reha Erdem-Kosmos
Ömer Faruk Sorak-Yahşi Batı

En İyi Kadın Oyuncu

Demet Akbağ-Eyyvah Eyvah
Demet Evgar-Yahşi Batı
Esma Madra-Çoğunluk
Sevinç Erbulak-Prensesin Uykusu
Türkü Turan-Kosmos

En İyi Erkek Oyuncu

Bartu Küçükçağlayan-Çoğunluk
Cem Yılmaz-Av Mevsimi
Güven Kıraç-Kavşak
Sermet Yeşil-Kosmos
Tansu Biçer-Kosmos

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Bülent Emin Yarar-Beş Şehir
Çetin Tekindor-Av Mevsimi
Okan Yalabık-Av Mevsimi
Salih Kalyon-Eyyvah Eyvah
Zafer Algöz-Yahşi Batı

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Melisa Sözen-Av Mevsimi
Nihal Koldaş-Çoğunluk
Özge Özpirinççi-Veda
Selen Uçar-Büyük Oyun
Şebnem Sönmez-Beş Şehir

En İyi Görüntü Yönetmeni

Barış Özbiçer-Çoğunluk
Florent Herry-Kosmos
Mirsad Heroviç-Yahşi Batı
Türksoy Gölebeyi-Ses
Uğur İçbak-Av Mevsimi

En İyi Senaryo

Ata Demirer-Eyyvah Eyvah
Onur Ünlü-Beş Şehir
Reha Erdem-Kosmos
Selim Demirdelen-Kavşak
Seren Yüce-Çoğunluk
Yavuz Turgul-Av Mevsimi

En İyi Müzik

Fahir Atakoğlu/Serkan Çağrı-Eyyvah Eyvah
REDD-Prensesin Uykusu
Selim Demirdelen-Kavşak
Tamer Çıray-Av Mevsimi
Zülfü Livaneli-Veda

En İyi Sanat Yönetmeni

Hakan Yarkın-Veda
Hakan Yarkın-Yahşi Batı
Meral Efe-Çoğunluk
Ömer Atay-Kosmos
Sırma Bradley-Av Mevsimi

En İyi Genç Yetenek

Büşra Pekin-Çok Film Hareketler Bunlar
Damla Sönmez-Mahpeyker/Kösem Sultan
Esma Madra-Çoğunluk
Şenay Orak-Min Dit/Ben Gördüm
Umut Kurt-Kavşak

En İyi İlk Film

Çakal-Erhan Kozan
Çoğunluk-Seren Yüce
Çok Film Hareketler Bunlar-Ozan Açıktan
Kavşak-Selim Demirdelen
Köprüdekiler-Aslı Özge
Romantik Komedi-Ketche

En İyi Kurgu

Çağrı Türkan-Yahşi Batı
Çiçek Kahraman/Natalin Solakoğlu-Ses
Mary Stephen-Çoğunluk
Reha Erdem-Kosmos
Selim Demirdelen-Kavşak

18 Ocak 2011

Hayal Perdesi Sinema Dergisi Ocak-Şubat 2011 Sayısı

Hayal Perdesi Sinema Dergisi Ocak-Şubat 2011 tarihli 20. sayısıyla www.hayalperdesi.net  adresinde yayında.

Türk sineması mı, Türkiye sineması mı?
Yine dikkat çekici bir sayıyla okurlarının karşısına çıkan Hayal Perdesi, etnik ve toplumsal aidiyetlerin belirginlik kazanmasıyla başlayan tartışmalara sinema perdesinden müdahil oluyor. “Türk sineması mı Türkiye sineması mı?” başlıklı dosyada, Fahrettin Altun, Alim Arlı, Kazım Öz, Canan Balan, Hüseyin Karabey, Ali Aslan, Cihat Arınç, İhsan Kabil, Mizgin Müjde Arslan, Ali Murat Güven ve Murat Pay Türkiye’de üretilen sinemayı adlandırma noktasında mevcut kullanımların açmaz ve imkanlarını tartışıyor.

Dersim’in Nisyan Katmanları
Resmi tarih anlatısında bir “isyan” müdahalesi olarak anlatılan Dersim Harekatı’nın “nisyan” katmanlarından biri olan, ailesinden kopartılan çocukların hikayelerini anlatan İki Tutam Saç-Dersim’in Kayıp Kızları belgeselinin yönetmeni Nezahat Gündoğan ve yapımcısı Kazım Gündoğan Belgesel Odası’nın konukları.

Nijat Özön ve Ahmet Uluçay’ı Anmak
“1940’lı Yılların Türk Sineması” adlı kitabıyla dönemin sinemasına ekonomik, toplumsal ve kültürel arka plânıyla ışık tutan Esin Berktaş, Türk Sineması Araştırmaları bölümünde ağırlanırken; Türkiye’deki sinema literatürüne önemli bir miras bırakıp 15 Aralık 2010 günü aramızdan ayrılan Nijat Özön ve vefatının birinci yılında Ahmet Uluçay Hayal Perdesi’nin yeni sayısında birer yazıyla anılıyor.

Vizyon değerlendirmelerinden derinlikli araştırma dosyalarına, kısa filmlerden sektörel söyleşilere kadar geniş bir alanı kucaklayan Hayal Perdesi, sinema yayıncılığına zengin ve hacimli bir içerikle katkı sağlıyor.

6 Haziran 2010

Zoom Yönetmen: Metin Erksan

60’ların Rüzgarı Metin Erksan

Belki de ona Türk sinemasının asi çocuğu dememiz hiç de yanlış olmaz. Ele aldığı konuları, kullandığı görsellik ve anlatış biçimiyle farklı bir bakış açısı ortaya koyan Metin Erksan, döneminde yer yer eleştirilen yer yer övülen bir ustadır. Ayrıca Auteur sineması yani sinemanın ‘’ yönetmen sineması ‘’ olduğunu savunan ilk yönetmenlerden biridir.

Tematiğinde cinselliği ve objeleri ön plana çıkararak cesaret örneği göstermiş ve büyük başarılara imza atmıştır. Bu başarısında estetik ve sanat tarihi okuyan ilk yönetmen olmasının da büyük payı olduğu şüphesizdir. 1964 yapımı olan ‘’ Susuz Yaz ‘’ filminde Berlin Film Festivali Altın Ayı büyük ödülünü kazanmış olan Erksan, uluslar arası bir başarı elde etmiştir. Ulusal sinema kavramının önde gelen temsilcilerinden olan Metin Erksan bu filminde müthiş bir dramı seyirciyle paylaşmıştır. Ona bu başarıyı getiren filmde, karakterlerin rolü oldukça önemli bir yer tutuyor.

Sinemamızın belki de en büyük handikaplarından biri, iyilerle kötülerin keskin bir sınırla ayrıldığı, iyilerin hiç kötülük, kötülerin ise hiç iyilik yapmadığı yapay ayrımdır. Hemen hemen tüm kahramanlar tek boyutludur. Bu filmde ise kötü adam, aslında bir yandan da içinde iyilik taşır. Tek farkı sadece kendisi için bu iyiliği istemesidir. Kendinden başka hiç kimse için ne bir şey yapar ne de bir şey ister. Hatta öyle ki, diğerlerinin kendisine hep zarar vereceğini düşünür. Bir yandan da ailesinden olan kişinin önce sonunu hazırlar ve sevdiği kişiden ayırır. Diğer yandan da onun eşine göz diker ve ona olan tutkusunu film boyunca objelerle sık sık gösterir.

Duyguları ifade yöntemi genellikle objeler üzerinden anlatır Metin Erksan. Hatta 1965’te çektiği ‘’ Sevmek Zamanı ‘’ adlı filminde obje konusunu iyice abartmış, fotografik bir sinematografiyle ‘’ sevmek ‘’ duygusunu işlemiştir. En göze çarpan noktalardan bir tanesi, eğitimini aldığı estetik ile birlikte çektiği karelerde ‘’ altın oran ‘’ kuralını belirgin bir biçimde kullanmasıdır. Filmin her planında izleyiciyi içine çektiren ve fotoğraf duygusunu verdiren bu kuralı uygulaması, işlediği konunun dramatikliğini bir kat daha arttırmıştır.

Filmin diğer bir çarpıcı noktası ise neredeyse hiç diyalog olmamasıdır. Çünkü her noktada resimler öyle bir netlikte gösterilir ki, zaten hiçbir söze ihtiyaç yoktur. Duygu oradadır ve tüm çıplaklığıyla sizi esir almıştır. Herkesin yakından bildiği ‘’ Ben sana değil senin resmine aşığım ‘’ cümlesi ise kullanılan diyalogların en az resimler kadar güçlü olduğunun bir kanıtıdır.

1968’de çektiği ‘’ Kuyu ‘’ filminde Metin Erksan ‘’ kadınlara iyi davranmak temasını ‘’ işler. Filmin temelinde bu mesaj olsa da asıl gösterilen, yaban bir adamın bir kadın üzerine uyguladığı şiddettir. Bu da Erksan’ın konuya ne kadar farklı bir yönden baktığının en çarpıcı kanıtıdır.

Adam, bir kadına tutkundur. Sonunda dayanamayıp kadını dağa kaçırır ve kadının tüm direnişlerine rağmen tecavüz eder. Sahneler oldukça çarpıcıdır. Metin Erksan yine cinselliği kullanmıştır ve bunu kendi diliyle oldukça sert bir biçimde göstermiştir. Bu olay sonunda ise kadın, intikamını çok acı bir şekilde alır. Kuyudan su almak için giden adamı üzerine kaya ve taş parçaları atarak öldürür. Ölüm sahnesi bütün ayrıntılarıyla gösterilmiş, detayları vurgulamaktan kaçınılmamıştır. En sonunda ise kadın kendisini asarak intihar eder. Erksan’a bir diğer önemli ödülünü kazandıran bu filmi 1968’de Adana Altın Koza Film Festivali’nde ‘’ en iyi film ‘’ seçilmiştir.

Böylesine güçlü ifadelerin kullanıldığı 1960’lar Metin Erksan için yerinde ama sinema eleştirmenleri için çok erkendir. Onun bu sıra dışı anlatımına ön yargıyla bakanlar, ilerleyen yıllarda onun değerini anlamış ve günümüzdeki ‘’ genç yönetmenler ‘’ olarak adlandırılan yönetmenlere ilham kaynağı olmuştur, olmaya da devam edecektir.

2 Haziran 2010

Türk Sinemasının Kötü Adamlarını Buluşturan Film

Aktör Eray Özbal’ın yöneteceği "Naro & Teco" adlı filmde Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun lakaplı Coşkun Göğen ve 80'lerin Önder Somer'i olarak anılan Eray Özbal birlikte rol alacak.

Filmde Ümit Karan, Başak Sayan ve Yeşim Ceren Bozoğlu gibi isimler de yer alacak. Film yaz aylarında Çanakkale ve Balıkesir'de çekilecek.

24 Mart 2010

Televizyon Dizisi Sektörü Türk Sinemasını Bozuyor mu?

Sinema sanatı hareketli görüntü alfabesiyle yapılan bir sanattır. Diziler de öyle... Her ikisi de aynı alfabe ve aynı üretim ilişkilerini kullanır ama dünya yüzünde kimse TV dizilerinin sanat olduğunu pek iddia etmez. Çünkü TV dizileri genellikle sinema sanatının popüler bir yan ürünü olarak kabûl edilir. Paralel bir örnek roman sanatı ve "pembe roman" için de verilebilir. Fakat "sinema" ve "roman"ın bu paralelliği genel bir benzetmedir ve benzetmeyi yaratılık düzeyinde daha ileri götürmek yanıltıcı olabilir. Çünkü romanlar yaratıcıların kalem/kâğıt (veya bilgisayar) kullanarak tek başına ortaya çıkardıkları bir ürün/eserdir. Fakat sinema ve TV dizileri süreç içinde birçok yaratıcı, uzman ve teknisyen tarafından belli işbölümleri altında, üstelik birbirlerinin alanında da birlikte çalışarak ortaya çıkarılırlar.

Son bir yıl içinde 90 kadar (90 dakikalık!) sinema filmi ve haftada 40-70 kadar (90 dakikalık) TV dizisi bölümü çekildiği söyleniyor. Yani, kaba bir hesapla, TV kanallarında iki haftada sinema sektörünün bir yılda ürettiği kadar dramatik hareketli görüntü üretiliyor.

Maliyeti büyük birkaç sinema filmimiz dışında, sinemamızda üretim aslında oldukça kobileşmiş durumda. Üretilen filmlerin %90'ı küçük bütçeli ve gösterim imkânı bulamayan yapımlar. Elimizde net rakamlar olmasa bile, küçük bütçeli sinema filmlerinin, kabaca, 2-3 TV dizisi bölümünün maliyeti kadar olduğunu söyleyebiliriz. Yani sinema filmlerimiz ile TV dizilerinin ekonomik maliyet döngüsü arasında kabaca 20-25 kat fark var. İki sektör arasındaki bu orantısızlığın sinema sektörünü nasıl belirlediğine kısaca bakmakta yarar var.

Kadim sinemacılar anlatıyor. Bir zamanlar Yeşilçam'da, yapımcılar birlikte çalışmak için anlaştıkları çalışanlara, "Çıkmadan muhasebeye uğrayın ve işe başlama avansınızı alın" derlermiş. Şimdi herkes TV kanallarıyla taşeron olarak çalışan yapımcılardan şikâyet ediyor ama o zamanlar da yapımcılar Anadolu'daki film işletme zincirlerinin taşeronu olarak çalışırlardı. Ama gün oldu devran döndü. Sinemadaki egemen üretim tarzı artık senarist, yönetmen ve yapımcının aynı kişide toplandığı kobileşmiş bir üretim tarzı oldu. Bu sinemanın çoğunluğu şimdi, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ulûfe gibi (gördüğü) dağıttığı destekleri alıp, üstüne borç-harç bir şey koyup, kendi yağlarıyla kavrulmaya çalışıyor.

TV kanallarına dizi yapan yapımcılar ise, her yıl, 30 tane fakülteden mezun, deneyimsiz insan kaynağının kapısında kuyruk olduğunu çok iyi biliyor. TV kanallarında çalışmak artık "bitmeyen bir stajyerlik". Yani stajyer olarak al, bedava çalıştır, bazılarına, "Seni beğendik. Birkaç ay daha çalışırsan seni burada kadroya alabiliriz" denerek, ama sonra "kadro açılmadı" diye kapının önüne konuyor. Bununla da bitmiyor. Artık, kapıdaki kuyrukta yeni adayların olduğunu bilen stajyerlere, "İstersen böyle devam et, belki kadro açılır" bile deniyor ve umut sömürüsü ve bitmeyen stajyerlik devam ediyor.

TV dizilerinde çalışmak ise "ucuzun da ucuzu var!" mantığıyla ilerliyor. Başlangıçta TV dizisi sektöründe de aslında eski Yeşilçam'ın adabı vardı. Fakat önce çalışanlara, kapıdaki kuyruk yüzünden, "Valla, istersen, yarım haftalıkla başla" dendi. Ama birkaç yıl sonra kuyruklar uzayınca yarım haftalık teklifi de kalktı ve "yayın başlayınca" denmeye başladı. Fakat kuyruklar daha da uzadı. Şimdi artık, "5-10 bölüm içerden başlarsan" deniyor. Tabii, bu arada kadim dil de bozuldu. Dil "lütfen muhasebeye uğrayın"dan "yerse!"ye dönüştü. İşsizlik ve orman düzeni içindeki rekabet koşullarında, sanki bulanık suyun "dip"i hiç yok.

- Valla paramız yok ama satınca verebiliriz.
- Valla kanal paramızı vermedi.
- Valla kanalın durumu kötüymüş.
- Valla battım, ne yapabilirim?
- Valla istersen mahkemeye de gidebilirsin tabii...

Durum bu olunca, Sinema Emekçileri Sendikası Hukuk Birimi'ne yığılan 40 dava "bitmeyen mahkemeler" sürecinin başında olduğumuzu gösteriyor.

Diziler batınca herkes "yandık" diyor. Ama bu sektör tutan diziler için de "ucuzun da ucuzu var" mantığını sürdürmeye devam ediyor. Dizi tutunca taşeron yapımcı bu kez çalışanlar listesini masasına koyup, "Bu diziden daha fazla ne kadar kazanabilirim acaba?" diye düşünmeye başlıyor. Önce, işe başlarken diş geçirmediği yaratıcılardan başlıyor. Örneğin sanat yönetmeni için, "ben bu adama her hafta neden bu kadar vereyim ki?" düşünmeye başlıyor. Hemen onu işten atıyor ve yerine asistanını terfi ettiriyor. Çürümenin sonu da olmadığı için, işten atma haberini vermeyi de asistana veriyor. Yıllarca çalışıp işi öğrenmesi gereken asistan, kısa sürede "sanat yönetmeni" olunca, üstelik günde 16-18 saat çalışırken kendisini yetiştirmeye de artık hiç vakit bulamıyor. Böylece bilgi birikimi ve deneyimin de bir anlamı kalmıyor. Dolayısıyla deneyimsiz, üstelik sonuna kadar tavizkâr bir ruh hali ortaya çıkıyor. Bu şartlarda sendika artık "taban fiyatı" bile saptayamaz duruma geliyor.

Dünyada sineması başarılı ülkelerde hâlâ en yaşlı gruplar sanat ve görüntü yönetmenleri gruplarıdır. TV dizisi sektörümüz sayesinde sinema çalışanları o kadar gençleşti ki. Acaba dünya yüzünde bize benzer bir ülke var mı?

Mathieu Kassovitz'in "Protesto" adlı filminde apartmanın üstünden ağır çekimde yere düşen bir genç şöyle diyordu: "Düşüyorum ama şimdilik işler yolunda!..."

Disk/Sinema Emekçileri Sendikası Yönetim Kurulu

22 Ağustos 2009

Dabbe II Aralık Ayını Bekliyor

Geçtiğimiz yıllarda Dabbe filmiyle Türk Sinemasında gerilim denemesiyle dikkatleri üzerine çeken yönetmen Hasan Karacadağ, filmin 2 ncisinin çalışmalarını süratle sürdürüyor.

Seyirciyle buluşacağı tarih 25 Aralık 2009 olarak belirlenen Dabbe II de birincisindeki başarıyı yakalayıp yakalayamayacağı merak konusu.

İlgilisinin merakla beklediği filmin oyuncu kadrosunda ise, Sefa Zengin, Sefa Zengin, Deniz Olgaç, İncinur Daşdemir, Leyla Göksun ve Muharrem Dalfidan yer alıyor.

Değerli online sinema dergisi Sinemalife

5 Ağustos 2009

İlk Zombi Filmimiz “Ada”

Sinema yazarları Murat Emir Eren ve Talip Ertürk Türkiye’nin ilk ‘Zombi’ filmini çekmeye hazırlanıyor. Sinema yazarlığından yapımcılığa soyunan Eren ve Ertürk senaryoyu birlikte yazdılar. Filmi de beraber yöneteceklerini ve isminin “Ada” olacağını açıkladılar.

Oyuncu kadrsounda; Esra Ruşan, Kaan Keskin, Ömer Üst, Rüya Önal, Gülüm Baltacıgil, Ozan Ayhan, Evrim Gezdiren ve Taner Birsel gibi isimler bulunan film korku-komedi türünde olacak.
Zombi filmlerine özel bir ilgileri olduğunu belirten Talip Ertürk, zombi filmi çekecek olmalarının iki ana sebebi olduğunu söylüyor: “İlki daha önce Türkiye’de böyle bir projenin gerçekleştirilmemiş olması. İkinci sebep ise sinema yazarları olarak zombi filmlerine olan derin sevgimiz ve saygımız. Hem bir tür filmi yapmak hem de bu türün Türkiye’deki ilk örneğine imza atmak sinema yazarlığından gelen bizleri çok mutlu edecek. Umarız izleyici de memnun olur.”

Bu ayın sonunda çekimlerine başlanması planan filmde Büyükada’ya düğüne giden bir grup gencin başına gelen ürkütücü ve komik olaylar anlatılacak. Filmin yeni yıldan önce vizyona girmesi için çalışılacak...

23 Mayıs 2009

Yücel Çakmaklı'dan Türk Sineması Yorumu

Yönetmen Yücel Çakmaklı, Türk sinemasının bugün ''özlenen noktaya'' geldiğini belirterek, ''bir ayağı kendi kültürüne geleneğine basan Türk sineması, bir ayağı ile de evrensel değerleri kucaklamaktadır'' dedi.

Türk Sinemasının ünlü yönetmenlerinden Çakmaklı, ''Türkiye'de 'Yeşilçam Dönemi' bir süre önce bitti. Yeni Türk Sineması geçmiş kültürden de faydalanarak, bugün özlenen noktaya gelmiştir. Bir ayağı kendi kültürüne geleneğine basan Türk sineması bir ayağı ile evrensel değerleri kucaklamaktadır'' diye konuştu.

İzleyicinin yakalanabilmesi için bazen sanat değeri düşük, popüler kültüre ağırlık veren filmlerin de hazırlandığına dikkati çeken Çakmaklı, popüler kültüre ağırlık veren filmler çekildiğini, ancak kültüre, sanata, geleneğe, fikre ağırlık veren filmler de yapıldığını belirterek, Türk sinemacıların birçok filmin ödül aldığını ifade etti.

İyinin kötüyü kovacağına, kalitenin de bu şekilde yakalanacağına inandığını vurgulayan Çakmaklı, şöyle konuştu:

''Türk yapımı dizilerde büyük bir artış görülmüştür. Aynı olayı sinemada da görüyoruz. Bunlar güzel gelişmeler. Eskiden gösterilen filmlerin büyük bir çoğunluğu ABD yapımı filmlerdi. Şimdi bakıyorsunuz, birçok sinemada Türk filmleri gösteriliyor. Türk sineması adına bunları önemsiyorum.''

AA

19 Mayıs 2009

Cannes Film Festivali'nde Türk Gecesi

Fransa'da devam eden 62. Cannes Film Festivalinde ''Türk Gecesi'' düzenlendi.

Türk sineması, mutfağı ve müziğinin tanıtıldığı geceye, festival için Cannes'da bulunan çok sayıda yabancı yönetmen, yapımcı, dağıtım şirketi temsilcisi ve gazeteci katıldı.

Türkiye'den Kültür Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, festivalde geçen yıl ''Üç Maymun'' filmiyle en iyi yönetmen ödülü alan ve bu yılki jüride bulunan Nuri Bilge Ceylan, Bulgar yönetmen Kamen Kalev'in ''Eastern Plays'' filminin Türk oyuncuları Saadet Işıl Aksoy ve Hatice Arslan da gecede hazır bulundu.

Başbakanlık Tanıtma Fonu, Kültür Bakanlığı ve Türkiye Televizyon ve Film Yapımcıları Derneği ve ''İstanbul 2010'' projesinin katkılarıyla düzenlenen gecede, Türkiye'den gelen ünlü aşçılar, davetlilere Türk mutfağından eşsiz örnekler sundu.

Gecede, resmi olarak Temmuz ayında başlayacak ''Fransa'da Türk Sezonu''nun açılışına da bir anlamda start verildi. Türk gecesinde, Nezih Ünen'in çektiği ve müziğini yaptığı, Antalya film festivalinde de ödül alan ''Anadolu'nun Kayıp Şarkıları'' isimli belgesel film gösterildi.

AA