Ara Verdik

Sinemayadair.com web hosting problemleri sebebiyle uzun bir süre yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. Bu durumdan dolayı tüm Sinemayadair.com takipçilerinden özür diliyoruz.

Hosting problemlerinin giderilmesiyle birlikte, Sinemayadair.com yeni yüzüyle ve öncekinden daha dolu, güncel ve zengin sinemaya dair içeriklerle pek yakında yayında olacak...

Bu süre boyunca Sinemayadair.com'u sosyal medyadan takip edebilirsiniz:

20 Mayıs 2008

O...Çocukları

Yabancı filmlere ülkesinde verilen isimlerin ilgi çekemeyeceği düşünüldüğü an, gösterime girmeden filmin içindeki çarpıcı bir ayrıntıdan isim verme gibi bir lüksü var dağıtım şirketlerinin. Türk filmlerinde ise bu görev senaristin kaleminde gizli oluyor çoğu zaman. Bu hafta bu açıdan görevini fazlasıyla yerine getirmiş bir film var vizyonda; “O. Çocukları”…


Senaryosunu Sırrı Süreyya Önder’in yazdığı ve yönetmenliğini Murat Saraçoğlu’nun üstlendiği “O...Çocukları”nın oyuncu kadrosunda; Altan Erkekli, Özgü Namal, Demet Akbağ, Mahir İpek, İpek Tuzcuoğlu ve Sarp Apak gibi isimler var.

Filmin kısaca özeti; 12 Eylül 1980 ihtilalinin etkileri ile birlikte, hayat kadınları ile onların çocuklarının hayatları olarak nitelendirilebilir.

Senaristin bir başka 12 Eylül 1980 içerikli filmi “Beynelmilel”di. Olaya bu açıdan bakıldığında “Beynelmilel” 12 Eylül 1980 döneminin üzerinde daha çok durmuş ve dönemi yaşayanların beğenisini kazanmıştı.

Bu noktada bir ayrıntıyı dile getirmekte fayda var. Filmin daha geçen ay çekimleri sürerken bu ay vizyonda olması. Konu ile ilgili olarak bir show programına katılan filmin oyuncularından Demet Akbağ’ın açıklaması çok ilginç : “Geçen ay çektiğimiz bir filmi heyecanımız dinmeden bu ay vizyonda görmek çok güzel oldu.”

İnsanın aklına “heyecanın dinmesi gerekiyormuş” diye bir düşünce geliyor. Çünkü filmin aceleye getirildiği başından sonuna kadar açıkça belli oluyor. Filmin vizyona girmesi biraz zaman alsaydı birçok sahne eklenir ya da çıkartılırdı. Örneğin:

“O...Çocukları”nda 12 Eylül 1980 dönemi ile giriş yapılsa da, neredeyse hiçbir bağlantı kalmıyor süre ilerledikçe. Filmin başında alta yazılan; İstanbul – 1981 bilgisinden sonra 1981 yılında olunduğuna dair pek bir inandırıcılık yok. Olaylar zaten günümüzde de aynı. 12 Eylül dönemi, hayat kadınları ve çocuklarının hikâyelerine odaklanmış filmin üzerinde bir kambur gibi duruyor. Birkaç sahne ile dönülmeye çalışılsa da, işin içinden çıkılamaz bir hal alıyor ve tabir-i caizse batırıyor kendi kendini.

Bir diğer açıklama da Özgü Namal ve Sarp Apak’tan; “O kadar şey anlatmaya çalıştık, film yaptık, herkes öpüşme sahnemize taktı.” Bunun sorumlusu da maalesef altından kalkamayacak çok konu işlemeye çalışan senaryo. Sahne aşırı derece de gereksiz zaten.

Hayat kadınlarının ve de çocuklarının yaşadıkları filmin tek konusu olsa idi eğer, filmin daha başarılı olacağı işten bile değildi. Çocuk karakterler beklendiğinden çok daha iyiler. Anneleri de aynı ona keza. Bu konuda herhangi bir sorun yok.

Fakat senaryoda bir İtalya – Türkiye ve de İtalyanca olması filme zenginlik katmış gibi gözükse de, aksan sorunları olabileceği üzerinde durulamamış. Ve bu İtalyanca – Türkçe tercümesi işi yapan karakteri canlandıran Özgü Namal‘ ın sonu olmuş. İtalyanca’yı konuşurken iteklendiği ve de her an öksürecekmiş gibi bir his doğuruyor.

Karakter performanslarına bakıldığı zaman listenin en başında Demet Akbağ var. Eskiden hayat kadınlığı yapmış, şimdilerde ise hayat kadınlarının çocuklarına bakıcılık yapan bir kadını canlandırıyor. Kendisi bir söyleşide; ülkemizde kadın temasını işleyen film azlığından yakınıyor ve bir kadın hikayesinde oynamak istediğini belirtiyordu. Filmden geriye kalan tesellilerde kendisi var, rolünün hakkını sonuna kadar vermiş ve genel kanıya aynen katılıyorum; filmi sırtlamış, götürmeye çalışmış.

Filmde fazla gözükmeyen ama gözüktüğü yerde oyunculuk dersleri veren bir Altan Erkekli gerçeği var. “Her rolde oynar” denilecek nadir kişilerden.

Sarp Apak Avrupa Yakası’ndan kalma haliyle, her an bir espri yapıp güldürecekmiş gibi geliyor olsa da, elinden geleni yaptığı söylenebilir. Mahallenin abisi karakteri kendisine yakışmış fakat aşkını kelimelere dökmekte sorunları var.

Yukarıda belirttiğim gibi filmin 1981 İstanbul’unda geçmesi gibi bir özelliği olsa da, işin hakkını veremiyor. Yurtdışında aynı örnekten hareketle çevrilen filmlerde eskiye dönüldüğü her karede hissediliyor. Eski eşyalardan kıyafetlere, araçlardan teknolojiye, yapılardan konuşmalara kadar her detaya iniliyor.

Bu konuda Türk sinemasının yaptığı tek çalışma tüm yolları boşaltmak ve mümkünse detaya inmemek. “O...Çocukları”nda bu sayılanlara birer örnek gösterilebilir fakat beklentileri karşılamadığı da bir gerçek.

Filmin çarpıcı yerlerinde sesiyle ve müziğiyle giriş yapan Kıraç gerçeğini göz ardı etmemek gerek. Kıraç bu konuda hedefe emin adımlarla ilerliyor. Fakat Kıraç’tan ziyade akıllarda kalan bir de Romine Power – Al Pano ikilisinin “Felicita” isimli parçası var. Çocukların bir anda bu şarkıyı söylemesi inanılmaz bir tezat.

Son olarak, filmin finali tam bir rezalet. Özgü Namal’ın filmin başında söylediği fakat jürinin beğenmediği parça ile sonda alkış tuttuğu arasında zaten bir fark yok, ayrıca dudakları ile parçanın uyuşmaması söz konusu.

Hemen bir önceki sahnede, havaalanından çocukların İtalya’ya kaçırılması olayı da fiyaskonun sözlük karşılığı. 23 Nisan Çocuk Bayramı gibi ince bir düşüncenin yanına yapılabilecek en berbat kaçırma sahnesi olarak üniversitede tez olur.

Dünyanın sektöründe lider firmaları, kapasitelerinin altında iş hacmi planlamaları yaparlar. Bu uygulamanın garantisi işlerinin kalitesidir. Kapasitesinin üzerinde iş alan firmalar çoğunlukla hep batmıştır. Filmi buna paralel değerlendirirsek, içeriğin bol olması kaliteli olacağı anlamına gelmediğidir.

Bal yapmayan arı ve kaçan fırsat olarak değerlendirilmekten başka bir yol yok “O...Çocukları” için. Elinde çok iyi bir konu ve kaliteli bir oyuncu kadrosu olmasına rağmen oysa ki…

Premier Grup

Murat SÜNTER


14 Mayıs 2008

Yasak Krallık: Üç Uyumsuz ve Bir Uygunsuz

Kışın gök mavisi sisinde, yalnız bir figür çömelir ve hipnotize eden bir şekilde, şiirsel bir güzellikte hareket eder. Maymun Kral olarak da bilinen Büyük Bilge, makak maymunları tarafından dikkatli bir şekilde izlenirken, asasıyla ustaca havayı kesmektedir. Aniden pek çok Yeşim Savaşçısı ona saldırır, ama o usta bir şekilde savaşçıları teker teker dağıtırken, maymunlar da bu dövüşe çığlıklar atarak şahit olurlar.

Günümüzde, 17 yaşındaki Jason Tripitikas’ın yatak odası, film yıldızları ve uzakdoğu dövüş sanatı kahramanlarının posterleriyle kaplıdır. Bir kungfu fanatiği olarak Jason, sürekli Maymun Kral’ı rüyasında görmekte ve sık sık ucuz kungfu DVD’leri almak için Yaşlı Sekme adındaki gizemli bir kör adamın işlettiği tefeci dükkanına gitmektedir. Bir dönemin Uzakdoğu esintili gençlik filmlerinde olduğu gibi sıradan bir görünmezdir Jason.. Çin mahallesindeki sokak çetesi, tefeci dükkanını soymak için Jason’u zorlar. Soygun sırasında sahibini arayan asa ile Jason’ın yolculuğu başlar.

Gözlerini eski Çin’de açan Jason’u Yeşim Savaşçıları’ndan sarhoş keşişin kurtarması ile grubun ilk halkası biraraya gelir. Jackie Chan’ın canlandırdığı sarhoş keşiş Lu Yan karakteri ile filmin komedi unsuru da eklenmiş olur öyküye. Öykünün ana hatları da belirlenmiş olur. Asa sahibine verilecek, kötü lord mağlup edilecektir.

Alışık olduğumuz tarzıyla Chan’in dövüşleri, ince mizahlarla süslenirken, ailesi kötü Lord tarafından öldürülen Serçe de onlara katılır. Üçlü Yeşim Savaşçıları’ndan kaçarak asayı sahibine ulaştırma serüvenine atılır. Bu sırada da Jason’un Kung-fu öğrenmesi gerekmektedir.

Asa’nın peşinde olanlardan biri de Sessiz Keşiş’tir ve Lu Yan ile yaptıkları düello sonrası güçlerini birleştirirler. Bu serüvende karşılarına Beyaz saçlı iblis çıkacaktır.

Kısaca konusu böyle özetlenebilecek olan “Yasak Krallık”, klişelerle dolu öyküsünde kolaycılığa kaçarak neredeyse popüler tüm beklentileri karşılıyor ve sürprizden, şaşırtmacadan kaçınıyor. Hatta bazen o kendisini o kadar hafife alıyor ki, Kung-fu üzerine söylediği felsefik sözlerin cilasını atamıyor.

Jet-Li ve Jackie Chan’ın karşılaştıkları uzun dövüş sahnesi ustaca kotarılmış. Uzakdoğu dövüşlerinin ana hatları çok net belli oluyor. Çabukluk, denge ve diğer öğelerle yenişemiyor hatta birbirlerine vuramıyorlar ama ikilinin ustalığı teknolojinin yeni icadı iplerin nerde kullanıldığını hissettirmiyor bile…

Jason’un Kung-Fu öğretmeni birken iki oluyor ve bu sayede iki sahnede ustalaşıyor asamızın taşıyıcısı. Tipik Amerikan izleyicisinin beklentilerini karşılama adına Serçe ile Jason’da yakınlaşıyor.

Aslında “bolca dövüş sahnesi arasında kimin öyküye ihtiyacı var ki” denildiğinde her şey yerli yerinde. Ama bir parça sağlam dramatik kurguya da ihtiyaç var. Belki bir parça ince mizah ya da ironi.

Oysa filmin arkasındaki ekip son derece profesyonel… Örneğin, dövüş koreografilerinin arkasındaki isim “Matrix” serisi ile “Kaplan ve Ejderha”dan tanıdığımız Yuen Wo Ping. Yönetmen Rob Minkoff’u ise çağdaş animasyon dünyasına sınıf atlatan “Aslan Kral”dan hatırlamak mümkün. Görüntü Yönetmeni “Kaplan ve Ejderha”nın Oscar’lı ismi Peter Pau.

Şu sıralar Ridley Scott’un yeni filmi için senaryo yazan, daha sonra da Kurosawa ustanın başyapıtı “Yedi Samuray”ın çağdaş versiyonunu yazacak olan senarist John Fusco, Üç çin efsanesi ve romanından öğeler alarak ne kadar orijinal olduğu tartışmaya açık bir senaryoya imza atmış.

Çin mitolojisinin en çok bilinen ve popüler karakterlerinden biri olan Maymun Kral, 1500’lü yıllarda yaşayan ve bilgin-memur olan Wu Ch’eng-En tarafından yazılan “Batı’ya Yolculuk” isimli klasik Çin romanındaki ana karakter. Çin edebiyatındaki dört büyük klasik romandan biri olarak kabul edilen roman, Tang hanedanından olan Xuan Zang isimli ünlü keşişin gerçek hikayesine dayanmakta.

Filmde dondurulmuş heykel olarak uyanmak için asasını bekleyen Maymun Kral yine Jet Li tarafından canlandırılıyor. Jet Li belki de ilk kez sert mizacından sıyrılıp, eğlenip gülen, usta bir dövüşçü olarak yansıyor perdeye.

Çin mitolojisinde ve dünyevi Çin kültüründe iyi tanınan efsanevi ölümsüz varlıklar grubu olarak, Sekiz Ölümsüz’e Taocular tarafından saygı duyulmakta ve refah ve uzun yaşamın sembolleri olarak kabul edilmekte. Dönüşüm gücüyle, hayat vermek ve kötüyü yok etmek için her Ölümsüz’ün kendine has bir gücü var.

Beyaz Saçlı Gelin alıntısının ise film ekibi ile direk bağlantısı var. 1954 tarihli Leung Yu-Sang tarafından yazılan, 1993’te yönetmenliğini Hong Kong’lu Ronny Yu ve görüntü yönetmenliğini Peter Pau’nun yaptığı bir filme dönüştürülen dövüş sanatları romanındaki öykü Wu Tang klanının silahşörü Cho Yi-Hang’la, rakip klan Yüksek Mezhep’in en önde giden katillerinden Lien Ni-Chang’in arasındaki hastalıklı aşkı detaylarıyla anlatıyordu. Ni-Chang’ın ihanete uğradığına inandırılması saçlarının bir anda beyaza dönmesine neden olur.

Yapımcılar bu referanslarla dolu senaryonun doğu kültürüne, batının bakışı olarak tanımlayarak en çok dikkat ettikleri şeyin, öykünün “Amerikanlaştırılması”ndan uzak durmak olduğunu söyleseler bile bunu başarmış gibi görünmüyorlar.

İki dövüş ustası Jet Li ve Jackie Chan’in 15 yıllık düş olarak baktığı “The J & J Project” sonunda gerçekleşmiş oluyor. Sert mizaçlı Li ile her daim eğlence Chan’i karşılıklı izlemek büyük keyif.

Sonuçta çok fazla üzerine düşünülmesi gerekilmeyen, saf eğlenceden ibaret iki saat sunan “Yasak Krallık” en azından bunu başarmış görünüyor. Ne de olsa Çin’de bol doğa manzarası, bol efsane, Dört uyumsuz karakter ve bir an bile hayal kırıklığına uğratmayacak bir macera var önümüzde. Bu yolu seçme sebebini de şu sözlerle açıklıyor Yönetmen Rob Minkoff;

“İnsanlar dövüş sanatları filmlerini çok ciddiye alıyorlardı. Bu yüzden, bu film herkesin, çocukların, gençlerin, anne babaların ve hatta büyük anne ve büyük babaların keyifle izleyeceği bir film”.

Premier Grup

Serkan Murat KIRIKCI

96 Saat: Ustalardan Ortaya “Karışık” Aksiyon

Filmlerin orijinal isimlerinin Türkçe’ye farklı çevrilmesi konusu dikkatinizi çekiyor ise bu hafta da “Taken”in, aksiyon çağrışımı yapması amacı ile “96 Saat” olarak değiştirildiğini görebilirsiniz.


Türkiye’de, film seçimi konusunda izleyici çoğunluğunun öncelikli iki maddesi afiş ve isim olunca, her hafta en az iki film isim mutasyonuna uğrayıp düşüyor vizyona. Fakat “96 Saat”, isim değişikliğine uğramasına rağmen, ben dahil salondaki 3 kişi için perdeye yansıması dolayısı ile afişin daha ağır bastığını gösteriyor.

Aslında filmin künyesine bakılması yeterli. Senaryo yazarları ve yapımcıları arasında Luc Besson gibi bir ustanın bulunduğu “96 Saat” isimli filmin yönetmenliğini birçok filmde görüntü yönetmenliği yapan Pierre Morel üstleniyor.

Başrolde yine dünyanın en iyi yönetmenlerinin gözde oyuncusu Liam Neeson, “X – Men”den Famke Janssen ve şu aralar süren Lost ve oyuncuları rüzgârının dinmiş olanı Maggie Grace (tembel kız Shannon) var.

Konu kısaca ; eski bir ajan olan Bryan’ın ayrı olduğu eşinden olan 17 yaşındaki kızını Fransa merkezli bir seyahate türlü paranoyalarla göndermek istememesi ancak eski eşi ve kızının baskılarına dayanamayıp kıramaması sonrası Fransa’daki ilk saatlerinde kızı ile telefonda konuşurken kaçırılmasına şahit olması sonucu gelişen olaylar zinciri…

Kaçırma olayının perde arkasının kadın tüccarlığı olması ve işin içine uyuşturucunun da girecek olmasının belirtilmesi filmin ismini belirleme de başrol oynayarak “96 Saat” olmuş. Filmde “96 saatte kızını buldun buldun, bulamadın unut!” cümlesi geçtiği andan itibaren aksiyon başlıyor.

Ustaların ifade etmekten çekinmediği fakat farklılıklar olduğunun altını çizdiği “James Bond” ve “The Bourne” serilerinin benzeri bir aksiyon var. Baba rolündeki Bryan’ın eski bir ajan olması, teknolojiyi iyi derecede kullanması ve Amerika dışında geçen bir film olmasının bunda payı büyük. Birazda “Hostel Part 2” kokuyor film. Açık arttırma sahnesi ortak özellik, işkence – kadın tüccarlığı tek fark olarak nitelendirilebilir.

“Hostel Part 2”de Slovakya’nın arka mahallelerinden karelerin yarattığı gerginlik filme büyük bir artı getirmişti. “96 Saat”te ise Pierre Morel, gündüzleri Eiffel Kulesi görüntüleri klişesine yer vermeyerek daha çok Fransa mahallelerinde, geceleri ise 2004 yapımı “Colleteral” filminde zirve yapan kamera teknikleri ile büyükkent gece görüntülerini bu etkiyi vermesi için tercih ettiklerini belirtiyor.

Fransa’dan kareler güzel geliyor fakat dil konusunda senaryo ve kurguda bazı hataları görmezden gelmek mümkün değil, İngilizce – Fransızca – Arnavutça üçgeninde aksanda farklılıklar oluşabileceği fazlaca geri plana atılmış.

Ayrıca 25 yaşındaki eski bir “Lost” oyuncusu olan Maggie Grace’in elinden geleni yapmasına rağmen 17 yaşındaki bir kızı canlandıramaması söz konusu. Lost popülaritesinden faydalanma amacı açıkça belli oluyor.

Ülkemizde de sık sık haber bültenlerine konu olan hayat kadınlarının içinde bulunduğu duruma düşürülme öyküleri ile yaşadıklarını olay yerinde incelemek, bu pis işlerin bazı yerlerden yardım almadan olamayacağı mesajı, bunların arkasından gelen aksiyon ve yan yana duran eşinden ayrı baba ve kızı arasındaki ilişki filmin başarılı noktaları.

Ancak değinilmeden geçilemeyecek bir nokta var; Amerika’nın anlamsız savaş bölgelerinden manzaralar ve kahramanlıklar gibi bir malzemeyi kısa sürede tüketen Hollywood’un bu tarz filmlerde ülkeleri veya ırkları ön plana çıkarmasının yarattığı bıkkınlık duygusu. Fransa’da “bu iş için zemin”, Arnavutlarda “ticari pazarlama”, Araplarda “bakire düşkünlüğü” var mesajları yağıyor filmden.

Bu artılar ve eksiler bir teraziye konulunca film kıl payı ipi göğüslüyor. Bunda aksiyon sahnelerinin rolünün yanında görüntü yönetmenliğinden sağlam referanslı yönetmen Pierre Morel ile Liam Neeson’ ın üstün performansı, ilk göze çarpan unsurlar.

Zaten futbolda bir terim vardır; “Büyük takım kötü oynadığı maçları kazanmasını bilendir” derler… Film çıkışı aklıma gelen ilk cümle bu oldu. Sonuç olarak, aksiyon ve heyecan arayan izleyici tatmin olacaktır. Çünkü perdede ustalardan karışık bir aksiyon var.

Premier Grup


Murat SÜNTER


XXY: Kafası Karışık Bir Hermafrodit

11. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin belki de en ilginç filmi olan "XXY", konusu itibari ile farklı bir yerde duruyor. Ülkemizde ilk kez seyirci ile 27. İstanbul Film Festivali’nde buluşan film, konuya gösterdiği yaklaşımla da beğenilmişti. Pek sık karşılaşılmayan konusu ile ilgi gördüğünü belirtmeye de gerek yok sanırım. 2007 yapımı film şu ana kadar aday olduğu 27 ödülün 16’sını kazanarak da yankı uyandırmıştı.

"XXY", Uruguay’da bir kasabada yaşananlara odaklanıyor. Böyle anlatınca her şey normal… Ama kazın ayağı öyle değil. Ana karakterimiz bir “hermafrodit”… 15 yaşında ve artık karar aşamasında. Hermafrodit için bir parantez açıp bilgi vermekte fayda var.

Hermafrodit, çok eski çağlardan bu yana bedeninde hem dişi, hem erkek özelliklerini barındıran kişiler için kullanılan sözcüktür. Dilimizde Arapça’dan gelen hünsa sözcüğü de bu anlamı taşır. Grek mitolojisinde Hermafroditos, Tanrı Hermes ile Afrodit’in oğludur. Çok yakışıklı fakat soğuk bir gençtir. Aşkını reddettiği bir peri tarafından günün birinde öylesine bir kucaklanır ki, her ikisinin bedenleri birbirine kaynar, tek insan olurlar.

Bu öyküden esinlenerek tıpta son derece ender olarak rastlanılan çift cinsiyetliliğe “hermafroditlik” denilmiştir. Hermafroditliğin meydana gelişi bugün bile açıklık kazanamamıştır. Fakat bu bozukluğun çocuğun annenin dölyatağında bulunduğu yedinci ve onuncu haftalar arasında meydana geldiği belirtilmiştir. Altıncı haftaya kadar annenin dölyatağındaki embriyonun cinsiyeti belli değildir. Yedinci haftada embriyonun erkek cinsiyeti ya da onuncu haftada dişi cinsiyeti ortaya çıkar. Bu cinsiyet farklılaşması cinsel kromozomlar tarafından meydana getirilir. Hermafroditliğin kromozomlarda nedeni belli olmayan bir değişiklik dolayısıyla ortaya çıktığı düşünülmektedir.

Filmdeki kahramanımız Alex, kadın görünümünde çıkıyor karşımıza. Ama bunun yanıltıcı olabileceği sık sık karşımıza çıkıyor. Alex’in ailesinin kararı ile kıza dönüşümü haplar sayesinde sağlanmaya başlamış. Sakallarının çıkmaması için içilen haplarla başlayan uzun bir ilaç listesi pek tabii ki 15 yaşında birine ağır geliyor.

Üstüne üstlük bir de, Arjantin’den gelen zengin misafir ve onların ergen oğulları üstüne tuz biber ekiyor. Misafirin mesleği de doktorluk ve estetik ameliyatlar yapıyor, konuyla ilgilenmek üzere davet edilmiş.

Ailenin ve Alex’in artık ortak karar verme zorunluluğu film ilerledikçe daha yoğun işlenmeye başlıyor. Kafası iyice karışan, nasıl göründüğüne insanların neden bu kadar taktığını sorgulayan Alex’in bir de tüm bunların üzerine ilaçlarını almayı bırakmasıyla başlayan değişimi filmin de ana eksenini oluşturmakta.

Alvaro ile Alex’in yaşadıkları ilginç ilişki sırasında da, Alex’e kasabalı çocukların yaşattığı kabus dakikaları sırasında da, belgesel izliyor hissi uyandırıyor “XXY”. Çözüm üretmeye kalkışmadan, “bu Alex ve onun öyküsü farklı” diyor, anlatıp bitiriyor. Alex’in yaşadıklarını yaşamış bir karakteri ziyaret eden babası sayesinde bir nevi gelecek profili de oluşturuyor.

Çift cinsiyetli birinin bedenine sıkışan ruhunun yanında, küçük bir kasabada ucube olarak görülmesinin yarattığı sıkışmışlık hissi ve bu hissi tüm bir ailenin karşılamakta zorlanması üzerine bir film “XXY”. Bütün bu hisleri verirken kamerasını kasabada dolaştırmıyor üstelik.

Az diyalogla ve bolca yansıtmaya çalıştığı yalnızlık duygusu veren kareleriyle, bir miktar uzak belki de duygusuz anlatımı benimseyen yönetmen Lucía Puenzo ilk filmi ile sınıfı geçiyor.

Puenzo’nun bakışı yer yer belgesele de yakın duruyor. Böyle sınırda bir konuyu hiçbir şekilde duygu sömürüsüne bulaştırmıyor, izleyici ile bağ kurmaya çalışmıyor. Kamerasını farklı bedende hapsolmuş kafası karışmış bir ruha odaklayarak, zor bir işin altından başarıyla kalkıyor.

Premier Grup

Serkan Murat KIRIKCI

7 Mayıs 2008

Özel Tim: Bir Kuru Kafa ve İki Silah

Yıl 1997… Brezilya’da BOPE adı verilen Özel Polis Operasyonları Timi’nde görevli Yüzbaşı Nascimento, baba olmanın eşiğindedir. Daha güvenli bir yaşam için yerini alacak adayı bulmak ve işi bırakmak istemediktedir.

İki aday; Mattias ve Neto. Askeri Polis Okulu’ndan mezun ve çocukluk arkadaşı… Birinin gözü pek, diğerinin ise parlak zekası mevcut.

Ve üçünün yolları kesişir…

Brezilya sinemasından en çok bilinen örneklerden “Tanrıkent”in bir adım uzağında “Özel Tim”, belki de izleyicide yarattığı merak duygusu da Tanrıkent’ten…

Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı ödülü alarak ilgi çeken film yarı kurgusal yapısı ile tartışmaları beraberinde getiriyor. Daha önce “Otobüs 174” adlı belgeseli ile eleştirmenlerce beğenilen Jose Padilha, filmin gösterime girmesinden bu yana filmini konuşmakla meşgul.

Senaryosu, iki eski BOPE Yüzbaşısı’nın anlattıklarından yola çıkarak sosyolog Luiz Eduardo Soares’e ait “Elite da Tropa” adlı kitaba dayanan film tartışmaları da bu yolla getiriyor önümüze. Üstelik kitabı senaryo haline getiren isim de “Tanrıkent”in senaryo yazarı Braulio Mantovani olunca sağlam referanslar çıkıyor ortaya.

Önümüze çıkan Brezilya özellikle de Rio varoşları profilinde ne ararsanız var… 13 milyon nüfuslu kentin 4 milyonu gecekondu mahallelerinde uyuşturucu gölgesine yaşam sürüyor. Uyuşturucu mafyasının kontrolünde süren bu yaşamın da faturası ağır. Yılda bin ceset, en az 70 bin silah…

Çeşitli başlıklarda anlatılan filmde odaklandığımız iki karakterden Mattias’ın polis kimliğini saklayarak üniversiteye gitmesi, sınıfındaki Foucault ödevindeki tartışma ilginç detaylar veriyor. Düzen hakkında bölünen iki görüş ve Mattias’ın savunması “Tüm polisler kötü değil”.

Ama kazın ayağı öyle değil… Polisler ve eğitimleri, operasyonları hakkında fazlasıyla ayrıntılı aldığımız bilgiler şaşırtıyor. Stanley Kubrick klasiği “Full Metal Jacket”taki eğitim sahnesiyle boy ölçüşebilecek sertlikteki eğitim sahnesi bir yana, işkence yöntemlerinin gösterilmesi de tartışmaların odağında…

Filminin özellikle Brezilya’da olmak üzere geniş çapta yanlış anlaşıldığını belirten Padilha, bu konudaki düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor: “Polisin yaptığı işkenceleri abartılı bulanlar, bence filmin ana noktasını gözden kaçırıyorlar. Biz işkence sahnelerini koymakla polisin vahşice ve yozlaşmış bir işlem yaptığını vurgulamak istedik. Nascimento karakterinin yaptığı işkenceleri haklı göstermiyoruz. O sonuçta tamamen bir anti-kahramandır. Bu noktanın gözden kaçırılmaması gerekir.”

Ama bu noktada seyirci olarak nerde durduğunuz önem kazanıyor. Sürekli silahlar konuşuyor, şiddet Rio sokaklarını kana buluyor ve tüm bunlar uyuşturucuyu önlemek adına… Ama aranan bir kişi için harcanacak çok kişi var ve bunların çocuk olup olmaması önemli değil. Zaten eğitim sahnesinde üzerinde durulan ahlaki değerleri sindirilmiş asker yok etmeye programlanmış.

Gözcü çocuğun annesi, oğlunun cesedini almaya geldiğinde yaşanan dram hariç polisin ne derece kirli olduğunun gösterilmesi satırbaşlarında kalıyor gözükse de, polisin şiddetini de meşrulaştırıyor aslında.

Yönetmenin bu konudaki açıklamaları düşünüldüğünde ne kadar anti-kahraman olsa da sonuçta şiddet uygulamaktan çekinmeyen bir polisin eldeki sebeplerle haklılığını görmek de mümkün. Zaten aksini söylemek de zor. Polislerin anlattıklarına dayanan bir öykünün daha saf olmasını beklemek hayalcilik olurdu…

Brezilya’nın en azından bu film üzerinden yaşadığı tartışma kendisine bakabilmesini sağlamasıyla sinemanın sosyal sanat işlevini olabilecek en yüksek yere koyuyor aslında. Kendi polisinin kirliliğini bu derece anlatması takdire şayan… İki tarafın da kirliliğine bakmak mümkün.

Az da olsa sosyal yapı ile yapılan çıkarımlarda da fazlaca katı savunmacı oluyor “Özel Tim”. Tüm bu yaşananların sadece fakirlerle, polisler arasında yaşandığını sert bir dille bir kerede söyleyip bitiriyor. Üniversite gençliğinin yaptığı yürüyüşü basan Mattias, filmin belki de polisin sesi oluyor. “Hepiniz zengin keşlersiniz”.

Sinema gösterimi öncesinde yaşanan prodüksiyon çatlağı ile de gündeme gelen film, 12 milyon dolar hasılat yapmış olsa da, kurgularından birinin internete sızması ile sokaklara yayıldı denebilir. İzleyen halkın % 77’sinin mükemmel olarak tanımladığı filmin korsan kopyalar ile 10 milyondan fazla izleyiciye hitap ettiği düşünülüyor.

Filmin bu tartışmaların odağında diziye dönüşeceğinin açıklanması da, hesaplaşmaların bitmediğini gösteriyor. Kuşkusuz tartışmalar yine Nascimento üzerinden devam edecek. Nascimento hakkında Rio de Janeiro Federal Üniversitesi araştırmacılarından Michel Misse’ye kulak vermek gerek; “Brezilya’da adalet/yargı sistemi sağlıklı şekilde işlemediği için birçok suçun cezasız kaldığı bilinir. Böyle koşullarda haklarının ihlal edildiğini düşünenler, illegal / yasadışı çözümleri destekler. Yüzbaşı Nascimento’nun devreye girmesinin sebebi bu taleptir.”

Şiddetin bu derece meşrulaştırılmasının faşist çeteleri özendireceği gerçeği apaçık meydanda dururken son sözü yönetmen Padilha’ya bırakmak yerinde olur sanırım, ama yine de izleyenin durduğu tarafı seçeceği ve bu seçimde fazlaca zorlanacağı bir film “Özel Tim”…

“Herşeyden önce ‘The Elite Squad’, polis vahşetine ve cinayetlerine kurban gidenlerin ‘bir nevi intikamı’ olarak algılanmalıdır. İzleyici sadece bu filmi seyrederek bile polisten bir nevi intikam almış gibi olacaktır. Varoşları iyi tanıyorsanız ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız!”

Serkan Murat KIRIKCI

6 Mayıs 2008

W Δ Z = SAW Mıdır?

Haftanın gösterime giren en ilginç filmi “Waz” olsa gerek. Aslına bakılırsa filmin ismini Waz olarak yazmak, filmin adını yanlış yazmak demek. W ile Z nin arasında delta işareti var. Fakat, gerek filmin isminin yazılış şekli gerekse de afiş seçimi SAW ı andırmıyor da değil. Önyargı ile gidenler arasında kendimin oluğunu da söyleyebilirim. Ancak bu filmi izleyene kadar sürüyor.

Filmin başrollerini Melissa George (Helen Westcott) ve Stellan Skarsgård (Eddie Argo) paylaşıyorlar. Melissa George’ u daha önce “30 Gün Gece” filminde ”Stella Oleson” tiplemesi ile yine “WΔz” da olduğu gibi polis rolünde izlemiştik. Tek fark, bu filmde bürosuna yani atanmış olması. Stellan Skarsgård ise “Karayip Korsanları” serisindeki “Bootstrap Bill” olarak Will Turner’ın babası rolünde göz aşinalığımızı kazanmıştı. WΔz da ise sert ve kötü polis tiplemesi ile karşımıza çıkıyor.

Filmin genel olarak konusu, ortalarda bir katilin olması, kurbanlarının belli kişilerden oluştuğu ve polislerin sürekli olarak katilin peşinde olması olarak sadeleştirilebilir. Fakat film hem, katil – kurban – polis üçlemesini son yıllarda bolca görülen klişelerden arındırarak gerçekleştirmiş, hem de bu klasik olaylar zincirine psikolojik darbeler bindirmiş.

Katil – Kurbanlar – Polis üçlemesinden bahsetmişken, iyi filmlerin basit klişelerinin de yok edilebileceğinin çok iyi ele alındığını söyleyebilirim. Polislerin açıkça taraf tuttuğunu, elinde silah olan herkese saldıramayacağını, iki polisin 28 mermi ile bir çeteyi yok etmek yerine oradan korkarak uzaklaşıp gitmelerini, cesetler üzerine işlenen bir ifadenin intikam ile bağlantısının bu kadar iyi yapılması ile beraber izleyici üzerinde psikolojik bir etki bırakabileceğini gördüm.

Aslında filmin en ağır darbesi birbirini seven iki insanın sınanması. Fakat bu sevginin türlerine de el atılmış durumda. Kurbanlar arasında, karı – koca, iki iyi arkadaş, anne ve çocuğu, büyükanne ve torunu, son olarak “iki sevgili” var. Sevginin de çeşitliliğine inilmesi tarz olarak filmden hiç beklenmeyen durumlardan bir tanesi. Fakat bu ayrımı yapmaya mecbur olduğumuz bir formül olayı var, filmin farkı da burada ortaya çıkıyor.

Filmden beklenmeyen bir diğer durum sonlara doğru aykırı bir aşk hikâyesinin senaryoda ekli olması. Bunun başından beri belli olmaması karakter seçimindeki özenden kaynaklanıyor. Aşkında eklenmesi ile psikolojik olarak etkilenilmişlik, gerilmişlik, yeterince polisiye ve intikam duygusunun matematiksel formülle kabul edilebilirliğine inandırılmış olmak filmden pek bir performans beklemeyen, iki parçalama izleyip geri dönme önyargısı olan benim gibi izleyicileri koltuğa yapıştırıp, şanslı hissetmesini sağlıyor. Ve de bu haliyle gerek çeşitlilik gerek yok denecek kadar az klişe ile zaten “Testere” ile birbirinden açıkça ayrılıyor.

Yukarıda sayılan bağlar arası sevgi çeşitlerinin formülün mantığıyla çarpıştırılması film izlenirken bir psikolojik rahatsızlığı da beraberinde getirdiğinden mekanizmaların bir önemi kalmıyor. Zaten film de “çarpışmayı” pek önemsememiş, “Testere”deki olayların dış dünyadaki etkisini izliyoruz. WAZ – SAW kelime oyununun benzetmesi sadece bu şekilde mantıklı olabiliyor.

“Waz”daki tür çeşitliliğinde , “Testere” gibi “birkaç labirent hazırladık, fareleri de içine attık buyurun eğlenceye” mizahı yok. Testere’deki Jigsaw karakterinin savunduğu “ben katil değilim, kurtulmak için kendisi öldürdü, yani katil kendisi” olayının aynısı filmde formülün içine atılarak değişik bir anlam kazanmış.

“Testere” serisinde insanların işkenceye maruz kalmasının, hayatlarının öneminin farkında olmadığı için bir dizi sınavdan geçmesi gerektiği açıklamasını hiçbir zaman yeterli bulamadım. W Δ Z bu sorunu ince bir zeka ile olması gerektiği gibi intikam duygusunu formülün merkezine yerleştirerek çözmüş.

Yine “Testere”de bolca görülen “kendin için birini öldür, sevdiğin için birini öldür” mantıkları, “Waz”da, “kendin için sevdiğini öldür” mantığına dönüşünce ve de bu sevgi üzerindeki çıkar rüzgarları sert esmeye başlayınca koltukta silkelenmeniz gerekiyor.

Fakat “W Δ Z” ı izledikten sonra yine “SAW” iddiasını ileri sürenler olacaksa “23 Numara” filmindeki Jim Carrey’nin canlandırdığı Walter Sparrow tiplemesine söylenen bir sözdeki gibi, “ne olursa olsun 23’ü bulurlar, sonucun 23.5 olduğu bir konuda ise zaten 5’in de 2 ve 3’ten oluştuğunu söylerler” demesi geliyor aklıma.

İyi Seyirler.

Murat SÜNTER