Ara Verdik

Sinemayadair.com web hosting problemleri sebebiyle uzun bir süre yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. Bu durumdan dolayı tüm Sinemayadair.com takipçilerinden özür diliyoruz.

Hosting problemlerinin giderilmesiyle birlikte, Sinemayadair.com yeni yüzüyle ve öncekinden daha dolu, güncel ve zengin sinemaya dair içeriklerle pek yakında yayında olacak...

Bu süre boyunca Sinemayadair.com'u sosyal medyadan takip edebilirsiniz:

20 Mayıs 2008

O...Çocukları

Yabancı filmlere ülkesinde verilen isimlerin ilgi çekemeyeceği düşünüldüğü an, gösterime girmeden filmin içindeki çarpıcı bir ayrıntıdan isim verme gibi bir lüksü var dağıtım şirketlerinin. Türk filmlerinde ise bu görev senaristin kaleminde gizli oluyor çoğu zaman. Bu hafta bu açıdan görevini fazlasıyla yerine getirmiş bir film var vizyonda; “O. Çocukları”…


Senaryosunu Sırrı Süreyya Önder’in yazdığı ve yönetmenliğini Murat Saraçoğlu’nun üstlendiği “O...Çocukları”nın oyuncu kadrosunda; Altan Erkekli, Özgü Namal, Demet Akbağ, Mahir İpek, İpek Tuzcuoğlu ve Sarp Apak gibi isimler var.

Filmin kısaca özeti; 12 Eylül 1980 ihtilalinin etkileri ile birlikte, hayat kadınları ile onların çocuklarının hayatları olarak nitelendirilebilir.

Senaristin bir başka 12 Eylül 1980 içerikli filmi “Beynelmilel”di. Olaya bu açıdan bakıldığında “Beynelmilel” 12 Eylül 1980 döneminin üzerinde daha çok durmuş ve dönemi yaşayanların beğenisini kazanmıştı.

Bu noktada bir ayrıntıyı dile getirmekte fayda var. Filmin daha geçen ay çekimleri sürerken bu ay vizyonda olması. Konu ile ilgili olarak bir show programına katılan filmin oyuncularından Demet Akbağ’ın açıklaması çok ilginç : “Geçen ay çektiğimiz bir filmi heyecanımız dinmeden bu ay vizyonda görmek çok güzel oldu.”

İnsanın aklına “heyecanın dinmesi gerekiyormuş” diye bir düşünce geliyor. Çünkü filmin aceleye getirildiği başından sonuna kadar açıkça belli oluyor. Filmin vizyona girmesi biraz zaman alsaydı birçok sahne eklenir ya da çıkartılırdı. Örneğin:

“O...Çocukları”nda 12 Eylül 1980 dönemi ile giriş yapılsa da, neredeyse hiçbir bağlantı kalmıyor süre ilerledikçe. Filmin başında alta yazılan; İstanbul – 1981 bilgisinden sonra 1981 yılında olunduğuna dair pek bir inandırıcılık yok. Olaylar zaten günümüzde de aynı. 12 Eylül dönemi, hayat kadınları ve çocuklarının hikâyelerine odaklanmış filmin üzerinde bir kambur gibi duruyor. Birkaç sahne ile dönülmeye çalışılsa da, işin içinden çıkılamaz bir hal alıyor ve tabir-i caizse batırıyor kendi kendini.

Bir diğer açıklama da Özgü Namal ve Sarp Apak’tan; “O kadar şey anlatmaya çalıştık, film yaptık, herkes öpüşme sahnemize taktı.” Bunun sorumlusu da maalesef altından kalkamayacak çok konu işlemeye çalışan senaryo. Sahne aşırı derece de gereksiz zaten.

Hayat kadınlarının ve de çocuklarının yaşadıkları filmin tek konusu olsa idi eğer, filmin daha başarılı olacağı işten bile değildi. Çocuk karakterler beklendiğinden çok daha iyiler. Anneleri de aynı ona keza. Bu konuda herhangi bir sorun yok.

Fakat senaryoda bir İtalya – Türkiye ve de İtalyanca olması filme zenginlik katmış gibi gözükse de, aksan sorunları olabileceği üzerinde durulamamış. Ve bu İtalyanca – Türkçe tercümesi işi yapan karakteri canlandıran Özgü Namal‘ ın sonu olmuş. İtalyanca’yı konuşurken iteklendiği ve de her an öksürecekmiş gibi bir his doğuruyor.

Karakter performanslarına bakıldığı zaman listenin en başında Demet Akbağ var. Eskiden hayat kadınlığı yapmış, şimdilerde ise hayat kadınlarının çocuklarına bakıcılık yapan bir kadını canlandırıyor. Kendisi bir söyleşide; ülkemizde kadın temasını işleyen film azlığından yakınıyor ve bir kadın hikayesinde oynamak istediğini belirtiyordu. Filmden geriye kalan tesellilerde kendisi var, rolünün hakkını sonuna kadar vermiş ve genel kanıya aynen katılıyorum; filmi sırtlamış, götürmeye çalışmış.

Filmde fazla gözükmeyen ama gözüktüğü yerde oyunculuk dersleri veren bir Altan Erkekli gerçeği var. “Her rolde oynar” denilecek nadir kişilerden.

Sarp Apak Avrupa Yakası’ndan kalma haliyle, her an bir espri yapıp güldürecekmiş gibi geliyor olsa da, elinden geleni yaptığı söylenebilir. Mahallenin abisi karakteri kendisine yakışmış fakat aşkını kelimelere dökmekte sorunları var.

Yukarıda belirttiğim gibi filmin 1981 İstanbul’unda geçmesi gibi bir özelliği olsa da, işin hakkını veremiyor. Yurtdışında aynı örnekten hareketle çevrilen filmlerde eskiye dönüldüğü her karede hissediliyor. Eski eşyalardan kıyafetlere, araçlardan teknolojiye, yapılardan konuşmalara kadar her detaya iniliyor.

Bu konuda Türk sinemasının yaptığı tek çalışma tüm yolları boşaltmak ve mümkünse detaya inmemek. “O...Çocukları”nda bu sayılanlara birer örnek gösterilebilir fakat beklentileri karşılamadığı da bir gerçek.

Filmin çarpıcı yerlerinde sesiyle ve müziğiyle giriş yapan Kıraç gerçeğini göz ardı etmemek gerek. Kıraç bu konuda hedefe emin adımlarla ilerliyor. Fakat Kıraç’tan ziyade akıllarda kalan bir de Romine Power – Al Pano ikilisinin “Felicita” isimli parçası var. Çocukların bir anda bu şarkıyı söylemesi inanılmaz bir tezat.

Son olarak, filmin finali tam bir rezalet. Özgü Namal’ın filmin başında söylediği fakat jürinin beğenmediği parça ile sonda alkış tuttuğu arasında zaten bir fark yok, ayrıca dudakları ile parçanın uyuşmaması söz konusu.

Hemen bir önceki sahnede, havaalanından çocukların İtalya’ya kaçırılması olayı da fiyaskonun sözlük karşılığı. 23 Nisan Çocuk Bayramı gibi ince bir düşüncenin yanına yapılabilecek en berbat kaçırma sahnesi olarak üniversitede tez olur.

Dünyanın sektöründe lider firmaları, kapasitelerinin altında iş hacmi planlamaları yaparlar. Bu uygulamanın garantisi işlerinin kalitesidir. Kapasitesinin üzerinde iş alan firmalar çoğunlukla hep batmıştır. Filmi buna paralel değerlendirirsek, içeriğin bol olması kaliteli olacağı anlamına gelmediğidir.

Bal yapmayan arı ve kaçan fırsat olarak değerlendirilmekten başka bir yol yok “O...Çocukları” için. Elinde çok iyi bir konu ve kaliteli bir oyuncu kadrosu olmasına rağmen oysa ki…

Premier Grup

Murat SÜNTER


0 yorum: