Ara Verdik

Sinemayadair.com web hosting problemleri sebebiyle uzun bir süre yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. Bu durumdan dolayı tüm Sinemayadair.com takipçilerinden özür diliyoruz.

Hosting problemlerinin giderilmesiyle birlikte, Sinemayadair.com yeni yüzüyle ve öncekinden daha dolu, güncel ve zengin sinemaya dair içeriklerle pek yakında yayında olacak...

Bu süre boyunca Sinemayadair.com'u sosyal medyadan takip edebilirsiniz:

27 Haziran 2012

I Spit On Your Grave: İntikam Yemeği

İlk olarak 1978 yılında “Day Of the  Woman” adıyla  izleyicilerin karşısına çıkan ve dönemine göre eleştirmenler tarafından oldukça tartışma yaratan Meir Zarchi imzalı filmin, “I Spit On Your Grave (Mezarına Tüküreceğim)” isimli bu yeni versiyonunu ise Steve R. Monroe üstleniyor.

Jennifer Hills (Sarah Butler) romanını yazmak için sessiz sakın bir yere gitmek ister. Fakat, başına gelicek talihsiz olaylardan habersiz genç kızımız benzin istasyonunda karşılaştığı üç adamın, bir de onların yakın arkadaşı zihinsel özürlü Matthew (Chad Lindberg)’ın ve onlara eşlik eden polis şefinin (Andrew Howard) tecavüzüne uğrar.

Jennifer’i tecavüz ettikten sonra onu öldürmeye kalkarlar, ama Jennifer ardından hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmayı başarır. Tecavüzcüler her yerde Jennifer’i ararlar, ama hiçbir yerde bulamazlar. Sonrasında Jennifer beklenmedik bir şekilde teker teker hepsinin karşısına çıkar ve tecavüzcülerden çok acı bir intikam alır.

İntikam ve gore tarzında olan filmin işkence sahneleri rahatsız edici ve gerçekçi teknik açıdan hiçbir kusuru yok. Temposu da yerinde olunca ve bu tür filmlere ilginiz varsa seyretmemeniz için bir neden yok.

Yazar: Murat Boncuk

26 Haziran 2012

Türk Sineması 2012 İlk Yarı Değerlendirmesi

Fetih 1453’ün “bütün zamanların izleyici rekoru’’na karşın yine de Türk Sineması, geçen yılın aynı dönemine göre 2 milyon izleyici kaybetti.

29 filmin gösterime girdiği 2012 yılının ilk 6 aylık bu döneminde (26 haftalık) gişelere giden izleyici sayısı 11.503.000 kişi (% 0.5 yanılma payı ile) ve gişelere bıraktıkları para 105 milyon TL civarında.

2011 yılının ilk 6 ayında tam 41 filmin vizyon bulması ile gözler bu yıla çevrilmişti ama görünen o ki bu yıl geçen yıla göre kısır geçiyor.

1 Ocak 2012'den bu yana, 27 erkek 2 kadın yönetmen ile 29 filmi 29 farklı yönetmen ile izledik. Bu her yıl sektöre giren yönetmen sayısının 65 civarında olduğu gerçeği ile örtüşüyor.

Bu filmler içinde;
En çok gişe yapan film: 6.505.000 kişi ile FETİH 1453 oldu. Film, kalan 28 filmin ürettiği toplam kişi sayısı kadar gişe yapmış görünüyor. Fetih-1453 gösterime çıktığı 440 kopya ve açılış rakamı olan 1.161.250 kişi ile de ilk yarının galibi.

En az gişe yapan film: 2.168 kişi ile Film adlı film oldu. 19 sinema da gösterilen FİLM , eleştirmenlerce övgü de almıştı ama gişe bu övgünün karşılığını veremedi maalesef.

En kötü hafta sonu açılışıKırık Midyeler. 170 kişi
Kopya başına düşen en kötü hafta sonu açılış: 67 kopya Anadolu Ateşi : 17 kişi

İlk 6 ay içinde 1 milyon kişi barajını geçen 3 film oldu. Malumunuz üzere  Fetih 1453 ve Berlin Kaplanı ile Sen Kimsin? Tolga Çevik’in baş rolünü oynadığı Sen Kimsin adlı film, 1.590.000 kişi ile bu dönemin sürprizi oldu. Eyvah Eyvah serisini sonlandıran Ata Demirer, başarılı bir performans çizdiği filmi ile beklentileri karşıladı. (1.975.000kişi)

Mayıs ayı ilk yarının en çok filmin gösterime çıktığı ay oldu: 8 film.

En az film ise son 25 yıldır olduğu gibi yine Haziran oldu:1 film.

Bu ayı 3 film ile Şubat ayı izledi. Oysa geçen yıl Şubat ayın da tam 6 film gösterime çıkmıştı.

Bu yıl ne oldu peki?

Herkes Fetih 1453’ün gişeleri istilasından dolayı ya kaçtı ya da yer bulamadı.

24 film 100 bin kişiyi göremedi. Evet, Ocak ayından bu yana gösterime giren 29 filmin 24 tanesi 100.000 kişi barajını aşamadı

Bu yarıda göze çarpan, Anadolu Ateşi adlı sahne gösterisinin 3D olarak sinema salonlarına taşınması oldu . Dünyada ‘’sahne performansını sinema perdesine taşımak’’ açısından bir ilk olsa da maalesef gişede beklentileri karşılayamadı. Ekumenopolis, 2 kopya ile gösterime girmesine karşın haftalarca sinemada kalma başarısını gösterdi ve belgesel bile olsa dağıtım ve pazarlama başarısı ile dev projelerin arasında sinema şansının olduğunu kanıtladı. Ülkücüler ise 80 kopya ile bir belgeselin çok kopya ile de pazarlanabileceğini gösterdi.

AYAZ adlı film şu anda bu araştırmanın konusu değilse bunda yapımcının gala gecesi basın mensuplarına filmi geri çektiğini açıklaması yüzündendir. Dağıtımcı firmaya kızarak filmi gösterimden çeken yapımcı, filmi ileri bir tarihte tekrar gösterime sokabileceklerini belirti ama deneyimlerim bunun gerçekleşemeyeceğini söylüyor.

Tv dizileri ile popüler olan Tamer Karadağlı, daha önce sinemada oyuncu olarak karşımıza çıkmıştı ama SÜPER TÜRK ile yapımcı – yönetmenliği ilk kez denedi. Film, 206 kopya ile sadece 79.000 kişi yaparak Karadağlı’ya zarar ettirdi.

29 film toplam 2.539 kopya ile de geçen yılın çok gerisinde kaldı. (geçen yıl: 41 film: 3.673 kopya)

Kısacası Türk sineması kan kaybediyor.

Gitmeden bir de not olarak düşeyim: siz siz olun filminizi Haziran'da gösterime çıkmayın. En azından şimdilik…

Nizam EREN

20 Haziran 2012

Labor Day’in Çekimleri Başladı

Paramount Pictures ve Indian Paintbrush, yönetmenliğini Oscar adayı Jason Reitman’ın yaptığı, başrollerini de yine Oscar ödüllü Kate Winslet ve Oscar adayı Josh Brolin’in paylaştığı “Labor Day” filminin çekimlerinin başladığını açıkladı.

Joyce Maynard’ın aynı isimli romanından uyarlanan filmin yazarlığını ve yönetmenliğini Reitman yapıyor. Yapımcılığını ise Reitman’la birlikte, Right Way of Films şirketinden ortağı olan Helen Estabrook ve Mr. Mudd yapım şirketinden Oscar adayı ekip Lianne Halfon ve Russell Smith üstleniyor. Indian Paintbrush’tan Steven Rales Mark Roybal da filmin sorumlu yapımcılığını üstleniyor.

“Labor Day”, bir taraftan ergenliğin getirdiği sorunlarla mücadele ederken bir taraftan da evin erkeği olmaya çalışıp toplumdan uzaklaşmış annesi Adele’e bakmaya çalışan 13 yaşındaki Henry Wheeler’ın hikâyesini konu ediyor. Okul alışverişine çıktıkları sırada Henry ve annesi hem korkutucu hem de yardıma muhtaç Frank Chambers’la karşılaşır ve sonra da kaçak bir suçlu olduğu ortaya çıkan bu adam, kendisini yanlarına almaları için anne-oğlu ikna eder. İşçi Bayramı’nın olduğu bu uzun hafta sonunda meydana gelen olaylar, anne-oğlu hayatlarının geri kalanını şekillendirecektir.

Toplumdan kendini soyutlamış anne Adele Wheeler rolünde Winslet’i, Frank Chambers rolünde de Josh Brolin’i izleyeceğiz. Adele’in oğlu Henry’yi ise Gattlin Griffith canlandırıyor. 

19 Haziran 2012

Yalnız Kovboy'dan İlk Görüntü

Yapımcı Jerry Bruckheimer ve yönetmen Gore Verbinski (Karayip Korsanları serisinin kamera arkasındaki ekip) “The Lone Ranger (Yalnız Kovboy)” ile aksiyon ve mizah bir macera sunuyor. Filmde, ünlü maskeli bir kahraman, yeni bir bakış açısıyla hayata döndürülüyor. Amerikan yerlisi, ruhani savaşçı Tonto (Johnny Depp), hukuk adamı John Reid’in (Armie Hammer) bir adalet efsanesine dönüşmesine dair anlatılmamış hikayeleri anlatıyor.

Film, seyirciyi, epik sürprizler ve birbirine hiç benzemeyen bu iki kahramanın açgözlülük ve yozlaşmaya karşı birlikte savaşmak için işbirliği yapmayı öğrenirken ortaya çıkan komik sürtüşmeleriyle dolu bir yolculuğa çıkarıyor. The Lone Ranger (Yalnız Kovboy) Türkiye’de 7 Haziran 2013 tarihinde vizyona girecek.

17 Haziran 2012

Zoom Yönetmen: Yılmaz Güney

Türk Sinemasının Çirkin Kralı


Kimdir… Sardunyayı yasemini,
Yasemini ve hanımelini sevmeyen
Kimdir…  Gülfidanlarını kıran
Akşam seflarına saldıran
Kimdir… İncir kuşlarını
Kumruları yok sayan
Kimdir… Erik ağaçlarından
Kiraz ağaçlarından
O ağaçların çiçek açmalarından korkan kim…
Yılmaz Güney

Türk sinemasının en önemli sanatçılarından biri olan “Çirkin Kral” lakaplı Yılmaz Güney yoksul bir ailenin çocuğu olarak 1937 yılında dünyaya gelir.

Çocukluğu Kürtçe çalınan şarkılar, masallar ve babasının çaldığı sazla geçer. Ortaokul ve lise yıllarında ise gazete, gazoz satıcılığı, çıraklık, pamuk işçiliği, arabacılık gibi işlerde çalışarak hayat tecrübesi kazanır. O sırada da öyküler yazıyordur.

14 yaşında film dağıtım şirketlerinde çalışmasıyla birlikte sinemayla tanışır. Siyasi görüşü ise 17 yaşlarında oluşur. Nazım Hikmet’in şiirlerinden etkilenir ve sosyalizmle tanışır.

Üniversite yıllarında ise ilk olarak Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne gider; ama sinema çevresinden uzak kalmak istemeyen Yılmaz Güney İstanbul’a gelir, orada İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne  kaydolur.

İstanbul’da kaldığı süre zarfınca Atıf Yılmaz ile tanışır onun asistanlığını yapar. Daha sonra Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Bu Vatanın Çocukları” ve “Alageyik” filmlerini hem yazar hem de başrolü oynar. Böylece Yılmaz Güney oyunculuğa da adım atmış olur.

“Üç bilinmeyenli eşitsizlik sistemleri” adlı hikayesini 1956 yılında yazar ve bu hikayeyi yazmasıyla birlikte 1961 yılında hapis ve sürgün cezası alır. Bu hikaye ile Yılmaz Güney hapishaneyle tanışır.

Cezası bittikten sonra Ferit Ceyhan’ın yönettiği “İkisi de Cesurdu” adlı filmin hem başrolünü oynar hem senaryosunu yazar. Bundan sonraki yıllarda ise Yılmaz Güney büyük yükselişe geçer ve “Çirkin Kral” lakabını alır.

Yılmaz Güney Türk sineması tarihi boyunca birçok önemli filme imza atar. 1970 yılında çektiği “Umut” filmi Türk sinemasının dönüm noktasıdır. Daha sonrasında ise kendi görüşünde Anadolu yaşayışını ve gerçeklerini anlatan önemli filmler çekmiştir. En önemlisi ise  Şerif Gönen ile birlikte  yönettikleri ve kendisinin hem senaristliğini hem de yapımcılığını üstlendiği 1982 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü alan “Yol” filmidir. Bu filmin bir önemli yanı ise Yılmaz Güney’in dünyaya adını duyurmasıdır.

1972 yılında “devrimcilere yardım ve yataklık” suçundan iki yıl hapis yattı. İki sene hapis yattıktan sonra 1974 yılında “Endişe” filminin çekimleri sırasında bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu’yu öldürmesi yüzünden 25 Ekim’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanır ve 1976 yılında 19 yıl hapis cezasına çarptırılır.

Sinemaya tutkusu cezaevinde de sürer. Hapishane yıllarında “Güney” adında bir kültür sanat dergisi çıkarır, ama sıkı yönetim nedeniyle yasaklanır ve yazılarından dolayı onlarca dava açılır ve 100 yıl ceza sistemiyle yargılanır. Yargı süreci devam ederken Yılmaz Güney Isparta Cezaevi’nden bir günlük izinle çıkar ama geri dönmez ve Fransa’ya kaçar.

Fransa’ya gittiğinde Yol filminin yeni kurgusunu yapar ve aynı yıl Cannes Film Festivali’nde ödül alır. Yaptığı filmlerle adını duyuran sanatçımız Fransa’da hükümetin verdiği destekle hapishane yıllarını anlattığı “Duvar” filmini çeker. 1984 yılında ise mide kanserinden ölür.

Mezarı halen Paris Péra Lachaise mezarlığındadır.

Yılmaz Güney Türk sineması için önemli bir isimdir. Yaptığı bir çok filmle yurt içi ve yurt dışında ödül almıştır. Bu filmlerden en bilinenleri Yol, Sürü, Umutsuzlar, Ağıt, Umut ve daha bir çokları…

Umut filmi Türk sineması için bir dönüm noktası kabul edilir. Güney bu filmin yönetmenliğini, senaristliğini, yapımcılığını ve başrolünü üstlenmiştir. Faytonculuk yapan bir adamın atı ölür. Geçimini o atla sağlamaktadır, ama daha sonraları  ise kısa yoldan para kazanmaya başlar ve define peşinde koşar. Film ilk zamanlarında birçok nedenden dolayı yasaklanmıştı.

Yılmaz’ın Yolu: Çok Güzel Bir Sergi

Genç sinema severler için Caddebostan Kültür Merkezi’nde yapılan Yılmaz Güney’in sergisindeydim. Halkımızın beğenisine sunulan bu sergide Yılmaz Güney’in  hayatı ve hapishane yılları ele alınmış.

Bunun dışında başarılarını, aile fotoğraflarını, eşi Fatma Güney’e yazdığı mektup, ödülleri, Cannes Film Fesivali’nde giydiği kıyafeti ve daktilosuna kadar her şeyi görebilirsiniz. Kısacası, Çirkin Kralımızı tüm yönleriyle ele almış sergiydi.

Güney’in daktilosu

Cannes’de Giydiği Kıyafet

Ödülleri

Aile hayatı

Delikanlılık yılları, annesi – babası, askerlik yılları

Yazar: Murat Boncuk

Jamie Foxx Amerikan Başkanı Olacak

Yönetmenliğini “Independence Day”, “The Day After Tomorrow”, “Godzilla” gibi filmlerden tanıdığımız Roland Emmerich’in yaptığı; gerilimli senaryonun ise James Vanderbilt tarafından yazıldığı “White House Down” isimli film için Jamie Foxx’a devlet başkanı rolü teklif edildi. Film, Mythology Entertainment partnerleri Bradley Fischer, Vanderbilt ve Laeta Kalogridis tarafından finanse ediliyor.
Channing Tatum, projede Beyaz Saray’a gerçekleştirilen saldırıda başkanı koruyan gizli servis ajanı rolü için çoktan anlaşmayı imzalamıştı.
Sony, bu spekülasyonlu senaryoyu 2012 yılının başlarında 3 milyon dolara satın almıştı ve yine 2012’nin yazında projeye başlamayı planlıyor.
Daha önceden açıklandığı üzere, Millennium Entertainment tarafından da Gerard Butler’ın saldırıya uğradığı “White House Taken” isimli rakip bir proje var. Dolayısıyla, her iki proje için de “Beyaz Saray’da Zor Ölüm” yakıştırması yapılıyor ve hangisinin daha başarılı ve gerçekçi olacağı tartışılıyor.
Ayrıca Jamie Foxx, çekimleri devam eden ve 25 Aralık 2012 tarihinde gösterime girecek olan Quentin Tarantino yönetmenliğindeki köle dönemi draması Django Unchained (Zincirsiz) adlı filmde başrolü Leonardo DiCaprio ve Christoph Waltz gibi yıldızlarla paylaşıyor. 

16 Haziran 2012

The Mist: Sisin İçinde Neler Oluyor?

Stephen King’in romanından uyarlanan “The Mist (Öldüren Sis)” izleyicilerin final sahnesiyle kafasında yer edinen bir film.

Final sahnesine gelmeden önce  filmden bahsetsek iyi olur: Frank  Darabont’un yönetmenliğini üstlendiği Thomas Jane, Marcia Gay Harden, Laurie Holden gibi isimlerin yer aldığı film, kuvvetli bir fırtına sonucu tüm kasabayı bir sisin kaplamasını konu alır.

Aile babası olan David Drayton (Thomas Jane) çocuğunu alır ve birlikte markete alışverişe giderler, o sırada sis ufaktan ufaktan yayılmaya başlamıştır. Alışverişlerini yapıp ihtiyaçlarını aldıkları sırada markette elektrikler kesilir ve sarsıntı başlar, bu sırada sis marketi içine çoktan almıştır.

İçerde müşteriler ve tüm market çalışanları dahil sisin tehlikesinden dolayı bir yere çıkamazlar. Tüm akşamı markette geçirirler ve sise neyin sebep olduğu hakkında kafa yormaya başlarlar.

David ise yerinde durmaz, marketin içinde dolaşırken kendini marketin deposunda bulur. Deponun kapısına ise bir varlık tarafından güç uygulanmaktadır. Endişelenmeye başlayan David market çalışanlarını yanına çağırır.

David kapının arkasında bir şey olduğunu market işçilerine inandırmaya çalışır. Market işçileri ona inanmaz, üstüne üstlük alay ederler. David işçilere deponun kapısını ne kadar açmamalarını söylese de işçiler onu dinlemez ve kapıyı açarlar. Girişi açtıklarında işçiler sisin içinde bir şey görmezler, David kaçık durumuna düşmüştür; ama bu uzun sürmez sisin içinden ahtapot kolları olan, büyük bir canavar çıkınca kahkalar kesiliri onun yerini et ve kan alır. David’i dinlememeleri bir gencin canavara yem olmasına sebep olmuştur.

Olaylar asıl bundan sonra patlak verir. Bu olaya şahit olanlar içeride kalan diğer insanlara durumu anlatmaya çalışır. İlk başta durumu avukat olan ve David ile arası kötü olan Brent Norton (Andre Braugher)’a anlatırlar, ama Norton kendisiyle dalga geçildiğini öne sürerek tartışma çıkarır bu tartışma sonucunda görüş ayrılıkları ortaya çıkar. Norton sonunda kendi ekibini toplar ve marketin içinden çıkmaya başlarlar. Siste kaybolurlar…

Görüş ayrılıkları yine de burada son bulmaz, Mrs. Carmody (Marcia Gay Halden) bu olayı dine bağlar ve insanları rahatsız etmeye başlar. Bir gece marketi sisin içinden gelen uçan yaratıklar saldırır. Marketten içeri girerler, içeride birkaç  kişiye zarar verirler. Yaratıklardan biri Mrs. Carmody’nin üstüne konar, ama ona zarar vermez. Markettekiler  yaratıkları uzaklaştırdırtıktan sonra Mrs. Carmody başına gelen olayı kendi lehine kullanır ve din yoluyla marketteki insanların bir bölümünü etkisi altına alır. Burada bir bakıma toplumun olaylara bakış açısı ele alınmış.

Mrs. Carmody çığrından çıkmaya başlar ve artık sisin içine kurban vermeye başlar. Önce bir askeri kurban verir asker sisin nedenini  yüzeysel bir şekilde bize açıklar ve Mrs. Carmody’nin etkisinde kalan insanlar onu marketin dışına atarlar. Asker bir yaratık tarafından parçalanır. David ve onun yandaşları bu olay karşısında hiçbir şey yapamazlar, çünkü Carmody tarikatını büyütmüştür.
En sonunda yandaşları ile birlikte marketten kaçıp David’in arabasıyla uzaklaşmaya karar verirler. David’in yandaşlarından bir tanesi Amanda (Laurie Holden)dır.

Herkes uyuyorken David ve onun yanındakiler kaçmaya başlarlar, ama Carmody yaptıkları planı anlar ve onları kaçarken yakalar. Carmody markette diğer insanlarıda etkileyerek otoriter bir üstünlük sağlamıştır. Carmody, David’in çocuğunun kurban gitmesini söyler. Market içinde kavga yaşanır, David çocuğunu kurban vermemek için diğer insanlarla kavga eder; ama onlar korkudan aklını kaçırmışlardır ve dine başvurmaktan başka bir çareleri kalmamıştır, ama Mrs. Carmody bunu dinden çıkarıp cinayete dönüştürmüştür. Toparlarsak eğer, din yoluyla insanlığı etkilemek ve onları daha kötü yola sürükleme diyebiliriz.

Kavga esnasında market çalışanlarından biri daha fazla kaosa sebep olmamak için Carmody’i öldürmek zorunda kalır. Kavga orada biter. David ve onunla birlikte olanlar marketten dışarı çıkıp sise doğru yol alırlar. Arabaya ulaşmak onlar için hiç kolay olmayacaktır. Arabaya ulaşana kadar yolda canavarlara birkaç kurban daha gitmiştir. Sadece beş kişi kalmışlardır; David, Amanda, David’in oğlu ve iki tane yaşlı insan. Arabanın benzini bitene kadar yol alırlar. David yolda eşinin canavar örümcekler tarafından bir ağın içinde ölü bir şekilde hapsolmuş bulur.David iyicene şoka girer. Benzinleri bitmiştir en son ormanlık bir alanda kalırlar. David’in elinde market memurundan kalma silahı vardır. Market memuru David’in tarafındadır ve onlarla birlikte arabaya doğru yol alırken canavarlar tarafından yem olmuştur.

--- SPOILER ---

Filmin vurucu final sahnesine gelirsek: Silahın içinde dört tanede kurşun vardır. David diğerlerinin canavarlara acı bir şekilde yem olmaması için çocuğu dahil hepsini öldürür. Mermi kalmamıştır David canavarlara yem olmayı bekler, hatta sisin içinden sesler duyar ses yaklaştıkça gelenin canavar olmadığını  insanları kurtarmaya gelen Amerikan ordusu olduğunu görür.

Filmin izleyiciler arasında en çok konuşulan ve en çok tartışılan finallerden bir tanesi bana göre filmin final sahnesi mutlu sonla bitebilirdi,  arabayla giderlerken bir kovalamaca sahnesi daha iyi olabilirdi; örnek verirsek canavarların arabayı kovalaması gibi.

Filmi genel olarak ele aldığımızda, hoş bulduğum bir film; ama sisin nedeni üzerinde daha detaylı bir bilgiye sahip olmak isterdim. Birde Thomas Jane hüzünlü sahnelerde rolünü iyi yansıtamamış, biraz yapay gözüktü.

Türün meraklıları bu filmi izlediklerini düşünüyorum, izlemeyenlerse beş yıl geriye yolculuk yapabilirler.

Yazar: Murat Boncuk

15 Haziran 2012

Hz. Nuh’a Yeni Oyuncu: Emma Watson

Requiem For A Dream, Black Swan ve The Wrestler  gibi filmlerden tanıdığımız ünlü yönetmen Darren Aronofsky’nin 2014’te vizyona girmesi planlanan destansı yapıtı Hz. Nuh (Noah) kadrosuna katılması için Emma Watson ile görüşmeler sürdürülüyor. Russell Crowe’un Hz. Nuh’u canlandıracağı filmde, Watson’ın ise Ila adında Hz. Nuh’un oğlu Shem (Douglas Booth) ile yakın ilişkileri olan genç kadını canlandırması isteniyor.


Logan Lerman’ı diğer oğul Ham, Jennifer Connelly’i ise intikam peşinde olan eş Naameh rolünde izleyeceğiz. Ayrıca, film Paramount ve New Regency tarafından ortaklaşa finanse ediliyor. 

12 Haziran 2012

The Skin I Live In: İçimde Yaşadığım Psikopat

Thierry Jonquet’in “Tarantula” adlı romanından sinemaya uyarlanan Pedro Almadovar’ın yönetmenliğini üstlendiği Antonio Banderas, Elena Aya gibi isimlerin rol aldığı film, öykünün işlenişi açısından bakıldığında şahane bir film. Pedro Almovodar’ın son filmi olma özelliği taşıyan görselin toplam 12 ödül ve 40 adaylığı da bulunduğunu belirtelim.

Filmi izlemediyseniz aşağıdaki yazıyı okumayınız. Çünkü yazının bu kısmında spoiler ve sürpriz bozan vardır.

Robert Ledgard (Antonıo Banderas) başarılı bir plastik cerrahıdır. Bir gün karısı bir trafik kazası geçirir. Kazadan her tarafı yanmış halde kurtulur .Bunun üzerine Robert karısını eski haline getirmek için yapay bir deri icat eder. Karısı Vera (Elena Ayana) günlerce hasta halde yataktadır ve bir sabah kızı Norma (Blanca  Suarez) bahçede oyuncağıyla oynayıp şarkı söylüyordur. Kızının güzel sesiyle ayağa kalkan Vera odasının camını açıp kızına bakmak ister. Camı açacağı sırada camın yansımasından kendisini görür. Tanınmaz ve korkunç hale gelen Vera bu acıya daha fazla dayanamaz ve kendini camdan aşağıya atar. Olayın en korkunç tarafıda kızının annesinin cesedini görmesi ileriki yıllarda büyük bir travma yaşamasına sebep olacaktır.

Norma büyür genç bir kız olur. Babası yaşadığı travmaların etkisinden kurtulmasını diğerleri gibi normal bir yaşam sürmesini ister. Robert kendi evinde bir parti verir. Partide Norma ve diğer arkadaşları kendilerine erkek partner bulurlar. Norma onlarla birlikte parti bulunduğu yeri terk ederler. Norma’nın partide tanıştığı çocuğun ismi ise Vincent (Jan Cornet) adında kıyafet dükkanında çalışan genç bir çocuktur ve uyuşturucu kullanmaktadır. Norma ve Vincent evin  bahçelik alanında pek bahçelik denemez; ama ormanlık desek yeridir neyse bunlar dediğim yerde baş başa kalırlar.

İkili arasında cinsel bir temas olur ama Norma daha fazla ileri gitmek istemez bu yüzden Vincent’e karşı direnir. Vincent ise ona tecavüz girişiminde bulunur. Norma çığlıklar içinde haykırır Vincent ona bir tokat atar ve Norma bayılır, bunun üzerine Vincent olay yerini terk eder. Robert ise kızının partide olmadığını anlayınca onu aramaya koyulur. Kızının baygın bir şekilde görür. Hemen yanına gider.

Norma ayılır ama yaşadığı olayların etkisi altındadır ve ikinci bir travma yaşar hiçbir erkeğe dokunamaz hatta babasına bile. Norma onu tecavüz eden suçlu olarak görür. Hastanede tedavi gören Norma’nın yaşadıkları kendi için katlanılmaz hale gelir ve annesi gibi kendini camdan aşağıya atar.

Robert içinde bu acı kayıplar katlanılamaz olur. Ona tecavüz eden çocuğu Vincent’i bulur onu yakalar. Günlerce karanlık odada tutar. Vincent Robert’in  yapacağı yapay deri için kullandığı kobaydır. Çocuğu ameliyata alır  ve onu tamamen değiştirir. Öncelikle cinsiyetini değiştirir sonra tüm bedenini onu eski karısı haline getirir. Vincent artık tıpatıp Robert’in eski karısına dönmüştür ve yapay deri fikrini onun üzerinde uygular.

Robert’in yaptığı deneyler doktorlar açısından yasadışı olduğu için yapay deri fikri başarıya ulaşsa da onaylanmış bir buluş olmaz. Kızına tecavüz eden adamı tamamen değiştiren doktor ona yeni bir isim karısının ismini koyar. Denek olarak kullandığı ve deney boyunca onu bir odaya kitleyen Robert ona karşı içsel duygular besler. Vera’da yani Vincent intikam için ona yakınlaşır ikili arasında bir ilişki başlar. Robert artık onun yeni hayat arkadaşıdır ve ona güvenir. Evde hizmetçi olarak çalışan Robert’in annesi Marillia (Marise Peredes) Vera’ya güvenmese bile Robert onu yıllarca mahkum ettiği odadan çıkartıp ona kendisi ile birlikte yeni bir hayat bağışlamıştır.

İntikam zamanı gelmiştir. Vera Robert’in yatağına girmiştir o esnada bir bahaneyle aşağı kata iner ve çekmeceden doktorun silahını alır onu vurur. Silah seslerini duyan Marillia onların bulunduğu odaya girer ama Vera onuda öldürür. Oradan kaçar ve eski çalıştığı dükkana doğru yol alır.
Filmde olaylar benim anlattığım gibi doğrudan anlatılmıyor geçmiş yaşamlara dönüşler oluyor, filmin sonlarına doğru parçalar birleşiyor, senaryo ve hikaye anlatımı filmi önemli kılan etkenlerden. Bir de bıçak, silah gibi öldürücü aletlerin kameranın belirterek göstermesi evde yaşanıcak olan fırtınanın sesizliği gibi.

Karısının geçirdiği araba kazasına gelirsek eğer, Robert’in annesi Millia  iki farklı adamdan çocukları olur. Bu çocuklardan Robert dışında diğerinin ismi Zeca’dur. Zeca annesinin yanında büyümemiştir, ufaklığından beri hayatla mücadele etmiştir ve aranan bir suçluya dönmüştür. Zeca işlediği suçlardan dolayı kaçmaya başlar yakalanmamak için Robert ile yaşayan Millia’nın yanına sığınır. Robert’ın Vera ile mutlu bir evliliği vardır; ama Vera Zeca’dan hoşlanır ve onunla birlikte kaçarlar.

Kaçış esnasında trafik kazası olur. Vera acılar içinde yanarken Zeca kurtulmayı başarır. Yıllar geçer Zeca suç işlemeye devam eder yine aranıyordur ve sığınması için bir yer lazımdır. Soluğu yine Millia’nın yanında alır. Annesi onu içeri alır ve ona yemek verdikten sonra gitmesini  söyler. Zeca gitmez hatta odada tutulan ve dışarı çıkamayan Vincent’i görür. Robert onu tıpatıp Vera haline getirdiği için Zeca onu Vera zanneder. Annesini iple bağlar onun olduğu odaya gider Vera ise biraz direndikten sonra evden kaçmak için Zeca’ya kendini teslim eder ve aralarında cinsel bir birliktelik olur, tam o esnada Robert eve gelmiştir. İkisini de o halde bulur ve Zeca’yı öldürür.

Filmde bu olay yaşandıktan sonra benim ilk başta anlattığım olay kurgusu filmde belirmeye başlar. Film, son zamanlarda çekilen başarılı örneklerden bir tanesi. Parçalar birleştikçe tüylerinizi ürperticek ve kanınızı donduracak. İnandırıcılığı konusundada hiç bir sıkıntı yaşamıyor. Oyunculuklarda birbirinden güzel olunca tadından yenmez oluyor. Ruh hastası, psikopat cerrah rolü Antonio Banderas’a yakışmış.

Yazar: Murat Boncuk

9 Haziran 2012

Documentarist Belgesel Günlükleri


Belgeselin “ekşi ama bağımlılık yaratan” tarafını erikle özdeşleştiren Documentarsit beşinci yaşını filmleri ve etkinlikleri ile kutladı.

Festival boyunca Akbank Sanat, Fransız Kültür Merkezi, Aynalı Geçit Mekanı, Salt Beyoğlu, Salt Galata gibi mekanlarda gösterimler gerçekleşti. Etkinlikler bir çok turistin katılımıyla daha da canlı bir hal aldı.

Festival süresi boyunca izlediğim belgesellerin hepsinde birbirinden farklı yaşamlar ve kültürler farklı sinemasal anlatımlarla dile getirildi.

EL OLVIDO: PERU’NUN YÜZLERİ
El Olvido, Peru’da yaşamlarını süren garson, sokak cambazı, dilenci, ayakkabı boyacılarının yaşamlarını ve yaşamları hakkındaki düşüncelerini gözler önüne seriyor. O insanlar iktidardakilerden umduklarını ve toplumun siyaset anlayışını bize yansıtmıştır. Sade bir anlatımla farklı bir belgesel; ama biraz sıkmadı da değil. 2008 yılında çekilen belgeselin yönetmen koltuğunda Heddy Honigmann var.

KEDİ’NİN GÖRDÜĞÜ: YAŞAMIN SONUNA DOĞRU
2011 Hollanda yapımı olan Kim Brand’ın yönettiği bu belgesel ise bir kedinin gözününden hayatın sonlarına doğru yaklaşan insanların yaşamlarına tanık oluyoruz. Film genelde hastane dışında ve çevresinde geçiyor. Yaşamın sonuna doğru gelen insanları dinliyoruz bu sefer. Belgeseli izlerken  “Yaşlandığımda yaşamım nasıl olucak?” ya da “Bir gün ben de onlar gibi olabilirim” diye düşünmedim değil. Kısacası bir kedi ve onun etrafında dönen hayatlar.

25. MERİDYEN İMROZ ADASI: UNUTULAN YER
Tania Hatzigeorgiou  ve  Chryssa Tzelepi’nin  yönettiği belgeselde 1960’lı yıllarda yaşanan Kıbrıs sorunundan sonra Gökçe adasında yaşayan çoğu Rumlar göç eder. Okullar kapatılır. Rumların göç etmesi için orada özel bir cezaevi kurulur. Cezaevindeki  mahkumlar  serbest bırakılarak Rumlara zor zamanlar yaşattırır. Bu olaylar 1960 yılında Londra Antlaşması ile başlar. İmroz adasındaki sistem değişir ve Rumlar’ın özgürlükleri kısıtlanır. Şu an adada yaşayan kalabalık olmayan yaşlı bir nüfus var.

Onların ağzından İmroz’da yaşanan olayları dinledik, acılarına üzüntülerine hatıralarına tanık olduk. Yıkılmış okullar, eskiye yüz tutmuş yapıları gördük, İmroz’un yavaş yavaş yok oluşuna tanık olduk. Politik olaylar İmroz yaşamını çok değiştirmiştir, oradan göç eden Rumlar farklı ülkelerde yeni bir hayat kurmuşlardır. Sadece kutsal günlerde ya da bayramlarda ailelerin ziyaretine gelen insanlar var. Bakıldığında bu ülkemiz açısından ciddi bir problem.
Film bitiminde belgeselin yönetmeni ile kısa bir söyleşi oldu:

Yönetmen bu yaşanan olayın politika haricinda dil olduğunu belirtti. Orada yaşayan hiç bir Türk’ün bulunmadığını ve herkesin göç ettiğini belirtti. Son olarak da Kıbrıs meselesinden sonra bu olayın patlak verdiğini belirtti.

MİKROPOLİS EKALİ: BİR SİTE İÇİN SOYUT YAŞAM
Yannis Gaitanidis’in 2011 yılında  yönettiği belgesel Filipinler’de duvarlarla çevrili bir sitede yaşayan insanların hayatlarını konu alır. Onların hepsi hayatlarından soyutlanmıştır, köpekleriyle  yalnızlıklarını avuturlar ya da herhangi bir uğraş ile vakitlerini öldürürler. Hayat onlar için farklıdır, madalyonun arka yüzünü görmeden yaşarlar. Yannis bu belgeseli biraz eleştirel biraz da objektif bir biçimde bize aktarır.

Belgesel bitimi filmin yönetmeni Yannis ile kısa bir söyleşi gerçekleşti. Söyleşide yönetmen belgeseli Yunan kanalı için yaptığını ve on dört bölümlük belgesellin sadece bir bölümü olduğunu söyledi. Yönetmen  her ne kadar eleştirel yaklaşmak istese onların düşüncelerini de ele almıştır. Elinden geldiğince objektif yaklaştığını söylemiştir.

AGADEZ, MÜZİK VE İSYAN: MÜZİK İLE İÇ İÇE BİR BELGESEL
2011 yılında çekilen bu belgeselde Ron Wyman Tuareg halkının müzik ile yaşamını, isyanlarını “Bambino” adlı şarkıcının Tuareg yaşamını etkilediğini ve barışı öğütlediğini ve yeni nesilin sevgisini nasıl kazandığı anlatılır. Tuaregler’de kadınların hakları çok üstündür. Anaerkin bir toplum vardır kimse onlara ne yapayacağını söyleyemez, iç işlerine karışamaz; ayrıca müzik onların vazgeçilemez unsurudur.  Bir de onları etkileyen “Bambino” vardır. Tuareg halkı ve Bambino’nun kariyerinin yükselişini müzikal ve görselliğiyle anlatan güzel bir belgesel.

YER ALTI ORKESTRASI: MÜZİSYEN GÖÇMENLER
Bu belgesel izlediğim ikinci Heddy Honigmann filmi. 1997 yılında çektiği bu film farklı ülkelerden göç eden müzisyenlerin Paris’te hayatla mücadelelerini anlatır. İzlediğim en favori belgesellerden bir tanesi olan Yeraltı Orkestrası ilk bakışta bize metroda müzik çalarak hayatlarını kazanan insanları gösterir. Sonrasında Arjantinli bir piyanist, keman çalan baba oğul, Venezüelalı bir arpçı ve daha bir çokları… Müzik ile olan tutkularına ve yaşamlarını  seyrederiz.

Yazar: Murat Boncuk

6 Haziran 2012

1. YEFA Ödülleri Sahiplerini Buldu

Bu yıl ilki düzenlenen Yeşilçam Film Akademisi  (YEFA) Ödülleri CRR Konser Salonu'nda düzenlenen bir törenle sahiplerini buldu. Nuri Bilge Ceylan’ın BirZamanlar Anadolu’da filmi 9 dalda ödüle layık görüldü.

En iyi dijital efekt
Aşk Tesadüfleri Sever

En iyi ses tasarımı
Bir Zamanlar Anadolu’da

En iyi kurgu
Bir Zamanlar Anadolu’da

En iyi saç tasarımı
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Öyküsü

En iyi makyaj
Bir Zamanlar Anadolu’da

En iyi kostüm tasarımı
Gölgeler ve Suretler

En iyi belgesel
Sarı Keçeliler (Yüksel Aksu)

En iyi kısa film
Magnus Nottingham (Ayçe Kartal)

En iyi sanat yönetmeni
Elif Taşçıoğlu – Gölgeler ve Suretler

En iyi görüntü yönetmeni
Gökhan Tiryaki – Bir Zamanlar Anadolu’da

En iyi film müziği
Aşk Tesadüfleri Sever

En iyi şarkı
Selim Demirdelen ve Jehan Barbur (Nar filmi jenerik “Nar Taneleri”)

En iyi yardımcı erkek oyuncu
Fırat Tanış (Bir Zamanlar Anadolu’da)

En iyi yardımcı kadın oyuncu
İdil Fırat (Nar)

En iyi erkek oyuncu
Taner Birsel (Bir Zamanlar Anadolu’da)

En iyi kadın oyuncu
Rüçhan Çalışkur (Türkan)

En iyi senaryo
Bir Zamanlar Anadolu’da (Ebru Ceylan, Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal)

En iyi yönetmen
Nuri Bilge Ceylan

En iyi film
Bir Zamanlar Anadolu’da

En iyi gişe yapan film
Eyvah Eyvah 2

Yaşam Boyu Onur Ödülü
Başar Sabuncu

5 Haziran 2012

Midnight in Paris: Sanat Şehrine Nostaljik Bir Seyehat

Oscar Ödülleri açıklandığında “Midnight in Paris” filminin en iyi 10 film arasına seçilmiş olması beni hiç saşırtmamıştı, filmi izledikten sonra da emin olduğum bir durumdu, ancak filmde beni şaşırtan tek nokta, Woody Allen imzalı bir film olan “Midnight in Paris” filminde hiç seks öğesi bulunmamasıydı, sanıyorum bu bağlamda Woody Allen’ın seks içermeyen ilk filmidir, filmin arka planı Paris gibi bir şehir olmasına rağmen.

İnsanların geçmişe duydukları özlem hiç şüphesiz ki hayatlarının her döneminde karşılarına çıkan duygusal bir durumdur ancak bu durum herkes için geçerlidir. Örneğin, Gil (Owen Wilson) gibi 1920’li yılların Parisine özlem duyuyorsanız şunu unutmamalısınız ki 1920’li yıllarda yaşayan insanlarda Rönesans dönemine özlem duyuyorlar.

Filmin bana yaşattığı huzuru kelimelerle tarif etmem imkansız. Gece yarısı eski bir araç Paris’in eski yollarından sizi alıp çok eskiye, Ernest Hemingway’in, Salvador Dali’nin ve Picasso’nun yaşadığı bir döneme götürüyor ve o insanlarla tanışıp içki içme firsatını, Paris’in 1920’li yüzünü görme şansını size sunuyor. Her ne kadar sanat içerikli filmlerden çok hoşlanmasam da bu filmde büyülü ve tam aradığım şeyi bulduğumu söyleyebilirim. Gerçek hayatı sıradan giden Gil’in içine girdiği dünya, günümüz sanatını şekillendiren insanların bir dönem yaşadıkları dünya olması filmin en güzel yanlarından bir tanesi. Woody Allen gibi bir yönetmeni düşününce Paris’in film için mekan olması çok şaşırtıcı değil, zira sanatsal bir film amaçlandığı aşikar olan Midnight in Paris’in baska bir şehirde çekilmesi tamamen anlamsız olurdu; çünkü az önce de bahsettiğim gibi sanatın doğduğu ve büyüdüğü yer Paris’tir. İşte Paris bu yüzden romantizm şehridir.

Woody Allen, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin eşi olan Carla Bruni’yi bir filminde oynatma isteğini her fırsatta dile getiriyordu. İşte bu filmde bu arzusu da yerine gelen Woody Allen, yaptığı bu film ile en iyi yönetmen adayları içinde kendisine yer buldu. İlk gösterimi Cannes Film Festivali'nde yapılan Midnight in Paris, en özgün senaryo dalında da Oscar ödüllüne layık görüldü.

Ciddi anlamda 2011 yılınin böyle bir filme ihtiyaci vardı. Filmin başrolu için Owen Wilson oldukça yerinde bir seçim olmuş, Allen’in Wilson için söylediği “Kamera karşısında bana hiç rol yapıyor gibi gözükmüyor, tam tersine karşılaştığı bir olaya karşı normal tepki gösteren bir insan gibi hareket ediyor ve konuşuyor” cümlesi, Allen’ın filmine başrol olarak seçtiği Owen için düşündüklerini bir nebze olsun izleyiciye aktarmaya yetiyor. Gerçekten de gösterişten uzak oyunculuk tarzı ile Owen Wilson oldukça uygun ve yerinde bir seçim olmuş.

Anlattıklarına nazaran 17 milyon dolarlık bir bütçe ile çekilen Midnight in Paris, başarılı olmak için paradan daha önemli şeylerin olduğuna da yapımcıları inandırmış gibi gözüküyor, bunun yanısıra 17 milyon dolarlık bir bütçe ile 148 milyon dolarlık bir hasılat, 4 dalda Oscar adaylığı ve 1 Oscar Ödülü hiç de fena değil. Kaldı ki filmin izleyiciye hissettirdiği duygular da çabası.

Yazar: Devran İkiz

Iron Man 3'ün Çekimlerine Başlandı

Çekimlerine başlanan ve film setinden ilk görüntüsü gelen "Iron Man 3 (Demir Adam 3)" filminin 3 Mayıs 2013’de gösterime girmesi planlanlanıyor.

Marvel Studios rekor kıran “Marvel Yenilmezler (The Avengers)” filminin ardından merakla beklenen “Iron Man 3 (Demir Adam 3)”’ün yapımına Wilmington, North Carolina’da başladı. Shane Black yönetmenliğindeki filmin prodüksiyon programında Raleigh/Durham, North Carolina, Miami, Florida ve Çin yer alıyor.  

Marvel’in ilk kez 1963’te yayınlanan ve popülerliğini hiç yitirmeyen çizgi romanlar dizisine dayanan “Iron Man 3”’te, Robert Downey Jr. (“Iron Man”, “Marvel Yenilmezler”) ikonik Süper kahraman Tony Stark/Iron Man olarak geri dönüyor. Filmde Robert Downey Jr’a Pepper Potts rolünde Gwyneth Paltrow (“Iron Man,” “Iron Man 2,”), James “Rhodey” Rhodes rolünde Don Cheadle (“Iron Man 2”) ve Happy Hogan rolünde de Jon Favreau (“Iron Man,” “Iron Man 2”)  eşlik ediyorlar. ABD’de 3 Mayıs 2013’te gösterime girecek olan Marvel “Iron Man 3”, Marvel’i 2009’da satın alan Disney tarafından yaptırılan, pazarlanan ve dağıtımı yapılani Marvel Yenilmezler’den sonra ikinci uzun metrajlı film olacak.

“Iron Man 3”te dünyanın en sevdiği milyarder mucit süper kahraman Tony Stark, ya da diğer adıyla “Iron Man”’in beyazperdedeki destansı maceraları devam ediyor. Filmin yapımcılığını Marvel Studios Başkanı Kevin Feige üstleniyor. Projenin Yürütücü yapımcıları ise Jon Favreau, Louis D’Esposito, Alan Fine, Stan Lee, Charles Newirth, Victoria Alonso, Stephen Broussard ve Dan Mintz.

2012 MTV Film Ödülleri

En İyi Ekran Dirt Bag
Jennifer Aniston, Horrible Bosses

En İyi Hamle
Shailene Woodley, The Descendants

En iyi Erkek Oyuncu
Josh Hutcherson, The Hunger Games

En iyi Kadın Oyuncu
Jennifer Lawrence, The Hunger Games

En İyi Müzik
Party Rock Anthem, LMFAO, 21 Jump Street

En İyi Film Oyuncuları
Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2

En İyi Ekran Dönüşü
Elizabeth Banks, The Hunger Games

Yılın Filmi
The Twilight Saga: Breaking Dawn--Part 1

En İyi Öpüşme Sahnesi
R.Pattinson & K.Stewart, Twilight:Breaking Dawn-Part I

En iyi Dövüş Sahnesi
J.Lawrence & J.Hutcherson vs. A.Ludwig, The Hunger Games

En İyi Kahraman
Harry Potter

Nesil Ödülü
Johnny Depp

Trailblazer Ödülü
Emma Stone

3 Haziran 2012

Die Welle: Gerçek Bir Sosyo-Analiz


Yönetmen koltuğunda 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Dennis Gansel’i, kadrosunda ise Jürgen Vogel, Max Riemelt, Jennifer Ulrich ve Christiane Paul gibi yetenekli oyuncuları gördüğümüz 2008 Alman yapımı Die Welle (Tehlikeli Oyun / The Wave) adlı film, sosyolojik anlamda genç bireylerin bir gruba ait olma güdülerini konu alıyor.

Üçüncü Hare (The Third Wave) isimli yaşanmış bir deneyi konu alan film yine “Die Welle” isimli kitaptan uyarlanmıştır. Üçüncü Hare, demokrasiyi benimsemiş toplumların bile, atlattıkları kötü deneyimlere rağmen, faşizme olan dirençsizliğini ele alır. Amerikalı bir lise öğretmeninin, öğrencileri üzerinde gerçekleştirdiği bu deneyi, Die Welle isimli kitap olayların geçtiği yeri Amerika olarak işliyor. Dolayısıyla, Alman Gymnasium’unda (lisesinde) izlediğimiz Die Welle filmi için, uyarlandığı kitaba sadık dememiz çok da doğru olmaz. Ayrıca bu sadakatsizliği filmin son sahnesinde yer alan vahşi sonda da görüyoruz. Çünkü orijinal hikayenin sonunda deneyi yapan öğretmen sadece Hitler’in posterini öğrencilerine göstererek, onlara kimin yolunda ilerlediklerini gösteriyor.

Film, Almanya’da lise son sınıf öğrencilerinin bir hafta süren proje haftasında otokrasi dersini seçmeleri ile başlıyor. Dersi veren öğretmen, olağanın dışında orijinal tavırlarıyla öğrencilerine bir arkadaş gibi yaklaşıyor. Dersin başında öğrencilerine sorduğu “Sizce Hitler dönemi tekrar yaşanır mı?” sorusuna aldığı cevaplar karşısında, Rainer Wenger (Jürgen Vogel) öğrencilerine küçük bir oyun hazırlıyor.

Daha sonra “Dalga” ismini alacak olan bir grup kuruluyor, grubun resmi kıyafeti beyaz gömlek ve kot pantolon seçiliyor, hatta kendilerine ait bir logo bile tasarlıyorlar, kendilerini okulun en güçlü grubu haline getiriyorlar, kendilerine ait “Disiplin aracılığıyla Güç, Birlik aracılığıyla Güç” şeklinde bir slogan ediniyorlar, kendilerine has bir selamlaşma şekli geliştiriyorlar, şehirde yaptıkları yasadışı hareketlerle gündeme oturuyorlar ve nihayetinde kendilerinden olmayanlara karşı acımasız tavırlar takınıyorlar. Çünkü bu dalgaya düşünüldüğünden de çok ihtiyaç var… Çünkü görünenin aksine bu öğrencilerin zıt kutuplara bölünmekten ziyade bir bütün halini almaya ihtiyaçları var… Çünkü özgüvensiz sorunlu ergenler, ikinci planda kalmaktansa eşitliğe sahip olmak ve saygı görmek istiyorlar…

Kontrolden çıkan grupta herkes daha iyiye gitmiyor tabi ki. Daha önce göz önünde olan popüler öğrenciler ise bu eşitlikten memnun değil. Daha önce o görünmez bütünden aldıkları büyük paydan mahrumlar ve grubun dağılması için uğraş veriyorlar.
Özetle öğrencilerin içlerinde barındırdıkları psikolojik sorunları yenmek için sığındıkları bir “Dalga”nın sebep olduğu olumsuz sonuçlara, yani bir fırtınaya şahit oluyoruz. Ancak, filmde anlamsız bulduğum birkaç detay var… Örneğin bir hafta gibi bir sürede bu dönüşümün gerçekleşiyor olması ve öğrencilerin bu hızlı dönüşümde hiçbir şeyi sorgulamadan gerçekleştirmesi. Almanya gibi büyük savaşlar kaybetmiş, ve her çıktığı savaş sonrasında yaklaşık otuz yıl içinde ekonomik, endüstriyel ve kültürel açıdan kendini baştan yaratmış bir ülke var gözümün önünde… Almanlar gibi disiplinli çalışan, bilim alanında çok gelişmiş bir toplum var aklımda çünkü. Evet Almanya ile ilişiği olan yakınlarımdan duyduğum kadarıyla, o eski Alman toplumunun yozlaştığı gerçeği de var elimizde, ancak yine de birkaç gün içinde bu hızlı dönüşüme ayak uyduran bilinçsiz genç bir grubun varlığı inandırıcı gelmiyor.

Sonuçta film sıkıcı değil, akıcı ilerliyor, temposu düşmüyor. Özellikle sahnelerde kullanılan mekanlar hayranlık uyandırıyor. Görüntü yönetmenin kullandığı küçük nüanslar da filme renk katmış. İzlenilmeli, ibret alınmalı…

Die Welle (Tehlikeli Oyun / The Wave) filminin sinema fragmanını izleyin:



Yazar: Saliha Karadayı