Ara Verdik

Sinemayadair.com web hosting problemleri sebebiyle uzun bir süre yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. Bu durumdan dolayı tüm Sinemayadair.com takipçilerinden özür diliyoruz.

Hosting problemlerinin giderilmesiyle birlikte, Sinemayadair.com yeni yüzüyle ve öncekinden daha dolu, güncel ve zengin sinemaya dair içeriklerle pek yakında yayında olacak...

Bu süre boyunca Sinemayadair.com'u sosyal medyadan takip edebilirsiniz:

31 Ağustos 2010

Diriliş'in Cazip Gizemi

Sezon aksiyon filmlerine doymuşken tam zamanında Türkiye’de beyazperdeye çıkagelen film After.Life… Yönetmenin ilk uzun metraj film denemesi. Agnieszka Wojtowicz-Vosloo daha önce bir çok festivalden ödülle dönen Pâté isimli bir kısa film çekmiş. Bu açıdan bakarsak Vosloo kariyerine bir adım önde başlamış gibi görünüyor. Kendi yazdığı senaryo ve yönetmenlik koltuğuna kendisinin oturduğu filmde Hollywood’un yetenekli ve meşhur yüzlerini kadrosuna katmış…

Başroldeki isim Christina Ricci. Ricci psikoljik-gerilim yönü ağır basan bu filmde trafik kazası geçirdikten sonra gözünü cenaze evinde, kendi cenaze törenini beklerken açıyor. Ölümle yaşam arasında kavram kargaşası içinde bulur kendini. Erkek arkadaşı Paul’u ise son günlerin popüler ismi olmaya başlayan Justin Long canlandırıyor. Long daha önce Sam Raimi’nin Drag Me to Hell filminde de benzer bir rol almıştı. Her iki filmde de sevgiliyi canlandıran Long, sevgililerinin başına gelen doğaüstü ya da gizemli olayları çözümlemeye çalışarak inanmak ya da inanmamak konusunda kendi iç çelişkilerini yaşıyor. Tüm bu gizemli olayların geçtiği cenaze evinin sahibini ise en son Clash of Titans ve The A-Team gibi filmlerden hatırladığımız Liam Neeson canlandırıyor.

Film ölüm ile yaşamı ele alıyor bu konuda karakterlerin çözümlemeleri izleyiciye kurgulanarak aktarılıyor. Filmde hiçbir konu açık ve net olarak seyirciye direkt aktarılmıyor. Seyirciye düşünmesi için açık kapı bırakan sahneler filmin sonunda yapılan katharsisten sonra da devam ediyor. Vosloo hiç nokta kullanmıyor, virgüllere başvuruyor sürekli. Virgülden ilerisini de seyirciye bırakmak istiyor…

Filmdeki gizem öğesi öylesine kuvvetli işleniyor ki filmin türünü değiştirecek şekilde… Gizem-psikolojik-gerilim filmi olmaktan çıkıp seri katil ruhu katılıyor. Oyuncuların psikolojik çözümlemeleri, ölümle yaşam arasındaki ince fakat uzun çizgiyi yakalamaya çalışmaları, hayata olan fikirlerin değişmesi ve bunu seyirciyle cesurca ancak üstü kapalı bir üslupla paylaşması filmi çekici kılan etkenler… 

30 Ağustos 2010

Malatya Uluslararası Film Festivali Bizim!

Ülkemizin her köşesinden sinema sanatına ve festivallerine sağlanan katkılara bir yenisi daha ekleniyor. ”Malatya Uluslararası Film Festivali”nin ilkinin 26 Kasım – 2 Aralık 2010 tarihlerinde düzenlenmesi ve festival sonunda “Altın Kayısı” ödülünün sahiplerini bulması için gün sayılıyor. Altın Koza’sı ile Adana, Altın Portakal’ı ile Antalya ve İpek Yolu Film Festivali ile Bursa’nın örnek olduğu bu kültür şölenlerinin sayısının artıyor oluşu, şüphesiz sanatsal zenginliğimiz açısından önemli bir konumdadır. Ancak festivalin basında yer almasını sağlayan bir faktör de, Ermenistan’ın Haziran 2004 tarihinden bu yana düzenlediği “Uluslararası Altın Kayısı Film Festivali“nin isim itibarı ile benzerlik göstermesi oldu. Başkent Erivan’da gerçekleştirilen bu festival, nadide şehrimiz Malatya’da da olduğu üzere, adını Ermenistan’ın milli meyvesi olan kayısıdan almaktadır ve süregelen bu benzerlikler milletler arası bir anlaşmazlığa sebebiyet vermektedir. Ermeni festival komitesinin dava girişimleri üzerine Malatya Valisi Ulvi Saran’ın açıklamaları da bu karmaşayı açıklayıcı değerde bulunuyor. Oysa ki isimleri aynı dahi olsa içerik açısından birbirinden çok farklı iki organizasyonun ortaya çıkacağı da alenidir. Ermeniler üst değerdeki ödüllerine “Altın Kayısı” ve alt değerdekilere de “Gümüş Kayısı” adını vermekle beraber;  Erivan’ın merkezindeki bir kilisede papaz eşliğinde geleneksel açılış törenlerini yapıyorlar. Dolayısıyla benzerlik sadece isim düzeyinde kalacaktır ve bunun böylesine güzel bir organizasyona engel olması adil değildir. Nihayetinde Türk Altın Kayısı’sı sadece ödülün adıdır, organizasyon ismini kopyalamak söz konusu değildir.

Gani Rüzgar Şavata’nın fikir önderliğinde sinema dünyasının Malatya’da buluşacağı bir festival düşüncesi ortaya çıkmıştır. İlk etapta Batı ülkeleri, Balkanlar, Ortadoğu ve Türk Cumhuriyetlerinden olmak üzere, pek çok ülkenin katılımının planlandığı festivale, gelecek yıllarda daha geniş katılım sağlanarak, etkinliğinin artırılmasının amaçlandığı ifade edildi. Festival süresince 65’i uzun metraj olmak üzere, belgesel ve kısa filmlerle birlikte 100’e yakın film sinemaseverlerle buluşacak. Gösterim programında 2010 yapımlarının yanı sıra, usta sinemacıların son filmleri ve sinema dünyasının yeni keşfi genç yönetmenlerin ilk filmleri izleyicilerle buluşacak. Sinemaseverler gösterimlerin sonrasında filmlerin oyuncu ve yönetmenleriyle yapılacak söyleşilerde, akıllarında kalan soruları paylaşma ve cevaplarını alma imkanı da bulacak. Festival Danışma Kurulu; Ali Sönmez, Alin Taşçıyan, İzzet Günay, Kenan Işık, Nehir Erdoğan ve Muzaffer Hiçdurmaz gibi önemli isimlerden oluşuyor.

Malatya Uluslararası Film Festivali Yönetmeliği 


Yazar: Saliha Karadayı

2010 Emmy Ödülleri Sahiplerini Buldu

62. Emmy Ödülleri sahiplerini buldu. İşte liste:


DRAMA


En İyi Dizi: Mad Men


En İyi Erkek Oyuncu: Bryan Cranston, Breaking Bad


En İyi Kadın Oyuncu: Kyra Sedgwick, The Closer


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Aaron Paul, Breaking Bad


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Archie Panjabi, The Good Wife


En İyi Senaryo: Mad Men


En İyi Yönetmen: Steve Shill, Dexter (The Getaway)


KOMEDİ


En İyi Dizi: Modern Family


En İyi Erkek Oyuncu: Jim Parsons, The Big Bang Theory


En İyi Kadın Oyuncu: Edie Falco, Nurse Jackie


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jane Lynch, Glee


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Eric Stonestreet, Modern Family


En İyi Yönetmen: Ryan Murphy, Glee (Pilot)


TV FİLMİ VE MİNİ DİZİ


En İyi Mini Dizi: The Pacific


En İyi TV Filmi: Temple Grandin


En İyi Erkek Oyuncu: Al Pacino, You Don't Know Jack


En İyi Kadın Oyuuncu: Claire Danes, Temple Grandin


En İyi Yönetmen: Mick Jackson, Temple Grandin



DİĞERLERİ


En İyi Variety Show: The Daily Show, Jon Stewart


En İyi Reality Show: Top Chef


En İyi Animasyon: Disney Prep & Landing

29 Ağustos 2010

Kısa Film: Örümceğin Stresi

Sinemayadair.com ile 'kısa filmlere' merhaba deyin! Kısa filmlerden seçmeler bundan sonra Sinemayadair.com sayfalarında... İlk kısa filmimiz zavallı bir örümceğin stresli anları...


Box Office: 20 - 26 Ağustos 2010



İlk 5 Film ve Seyirci Rakamları 


1. Başlangıç 101.384 kişi
2. Cehennem Melekleri 50.146 kişi
3. Ajan Salt 35.917 kişi
4. Kediler ve Köpekler Kitty Galore'un İntikamı 34.575 kişi
5. A-Takımı 25.267 kişi


28 Ağustos 2010

Çağan Irmak'tan Prensesin Uykusu

Çağan Irmak’ın, senaryosunu yazıp, yönettiği Prensesin Uykusu adlı filmin çekimleri tamamlandı.

Most Production ve Imaj yapımcılığında gerçekleşen filmin post prodüksiyon çalışmaları sürüyor.

Filmin afişini ise sinemaseverler seçecek. Filmin afişi, mostproduction.com ve beyazperde.com’da yer alan 4 seçenek arasından izleyicilerin oylamasıyla seçilecek. Oylama, 28 Ağustos - 3 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek.

Sıradan görünen ama aslında rengarenk karakterlere sahip bir grup insanın birlik olup kaderi değiştirme çabalarını hayatın tam içinden anlatan filmin başrollerinde Çağlar Çorumlu, Sevinç Erbulak, Genco Erkal, Alican Yücesoy, Şevval Başpınar, Ayşenil Şamlıoğlu, Funda Şirinkal, Baran Ayhan ile konuk oyuncu olarak Işıl Yücesoy yer alıyor.
Prensesin Uykusu’nun müziklerini “Prensesin Uykusuyum” isimli şarkılarıyla filme ilham veren REDD yapıyor.

Kullanılan sürpriz tekniklerden oluşacak farklı bir anlatıma sahip olan Prensesin Uykusu, 19 Kasım 2010‘da Türkiye’de, 26 Kasım’da ise Avrupa’da vizyona girecek.

27 Ağustos 2010

Fragman: Karanlıktan Korkma

Yönetmen: Troy Nixey

Vizyon: 21 Ocak 2011

Sally Hurst (Bailee Madison), yalnız, içine kapanık bir çocuktur. Babası Alex (Guy Pearce) ve babasının yeni kız arkadaşı Kim (Katie Holmes) ile birlikte restore ettikleri 19. yüzyıldan kalma bir malikanede yaşamak üzere Rhode Island’a yeni gelmiştir. Genç kız büyük malikaneyi araştırırken, yüz yıl önce orayı yapan kişinin ortadan kaybolmasından beri rahatsız edilmemiş gizli bir bodrum katı keşfeder. Sally, kendisini gizemli evin dipsiz derinliklerine çekmeyi planlayan eski zamanlardan kalma yaratık ırkını farkında olmadan serbest bırakır. Karanlığa gizlenmiş kötülük hepsini yok etmeden önce Sally, Alex ve Kim’i bunun bir hayal ürünü olmadığına ikna etmek zorundadır.

Benicio Del Toro'nun son filmi “Karanlıktan Korkma (Don’t Be Afraid of the Dark)” korku filminin Türkçe altyazılı fragmanını izleyin:

Centurion: Bu Hikâyenin Ne Başı Ne de Sonu

Centurion’u diğer basit savaş filmlerinden ayıran en önemli etken kamera önü ve arkasının tecrübesi… Yönetmenlik koltuğunda “Doomsday”, “Cehenneme Bir Adım” ve “Köpek Askerler” gibi kendinden oldukça söz ettiren korku-gerilim örneklerinin yönetmeni Neil Marshall oturuyor. Ancak “Centurion” bir korku filmi değil. Bu Marshall için oldukça yeni ve iyi bir başlangıç sayılabilecek bir deneyim. Oyunculara gelirsek, başrolde “The Hunger” filminden tanıdığımız isim Michael Fassbender bulunuyor. Fassbender daha önce “300 Spartalı” filminde rol aldığı için savaş filmi setine yabancı olmaması gerekir. Bayan savaşçımız ise son yıllarda adından oldukça söz ettirmeye başlayan Olga Kurylenko. Kurylenko daha önceki filmlerinde “Hitman”, “James Bond(Quantum of Solace)” ve “Max Payne”in azılı düşmanların bulunduğu ortamlara girebilmesi için dam olmuştu. Artık kendi Pict ırkı barını kurmuş bu filmde…

Belki biraz politik bir görüşle başlayacağım. Tarihte hep Romalılar güçlü ve otoriter görünür. Filmlerde ne olursa olsun Roma kralı ön planda ve haklıdır. Nereyi istila etse haklıdır. Bu anlamda sinema sanat çerçevesinden çıkıp biraz politik bir hal alıyor. Yapımcılar doğal olarak hristiyanlığın yayılma yeri olan, kendi kültürlerinin(Batı) temel taşlarının bulunduğu Roma Uygarlığını ilah olarak gösteriyorlar. Centurion’da da Roma şaha kalkıp kuzey topraklarını istilaya başlamışlar. O toprakların Pict ırkından yerli halkı da ne yapsın, topraklarına gelen bu yabancıları kovmak istiyorlar. Filmde sanki Roma’nın yaptığı normal bir şeymiş gibi topraklarını korumaya çalışan yerli halkı adeta terörist gibi göstermişler. Kendilerinin ‘savaşçı ve öldürmeyi, yok etmeyi’ isteyen tavırlarını örtbas edercesine… Lakin burada kimlik sorgulamasından çok “ee sen de yap madem bir film de Türkleri ve batılıların aşağıladığı toplumları güçlü göster”e geliyor. Sakın yanlış anlaşılmasın burada ‘tarih’i çarpıtmıyoruz, çarpıtılmış Hollywood senaryolarını eleştiriyoruz. Çünkü tarihte bir çok kez batılı uygarlıklar mağlubiyet yaşamıştır yani ‘tarihi’ olguda yanılmışlık olmasın.

Yukarıdaki paragrafı hiç düşünmeden gelelim filme… Film kaliteli bir başlangıç yapmıyor yani yazının başında bahsettiğim diğer basit savaş filmlerinden bir farkı yok gibi(kamera, kurgu, senaryonun karmaşıklığı, oyuncu seçimi, set eksikliği fark ediliyor) başlıyor. Karakterlerin tam oturması için yani başrol oyuncularını ayırt edebilmek için filmin oldukça ilerlemesi gerekiyor. Film ilerledikçe bir ordu filmi olmaktan çıkıp “300 Spartalı” ve “Apocalypto” karışımı bir havaya bürünüyor. İşin içine giren iyi kurgulanmış bazı stratejik entrikalar filme ilgiyi arttırıyor. Öykü rayına oturuyor ve filmin aslında bir ordu birliğinden sağ kalmayı başarmış bir kaç tane farklı yetenekte ve özellikte cesur askerin komutanlarını kurtarma ve eve dönüş çabasına odaklandığını anlıyoruz.

Filme çekicilik veren bir diğer öğe ise bu tarz filmlerde pek alışık olmadığımız kadın savaşçı hem de en dişlisinden. Etain rolündeki Olga Kurylenko başarılı bir iz sürücü ve intikama susamış bir kadın savaşçıyı güzel bir şekilde canlandırıyor. Ayrıca filmin çekimleri çok güzel, doğal, egzotik ortamlarda gerçekleşmiş ve bol bol doğa manzarası kadraja giriyor. Bu arada film ünlü ABD dizisi “Spartacus”ten fırlamış gibi çok şiddetli ve aşırı kan sahneleri var…

Son Savaşçı için bu kadar kritik yeterli. Söylediğim gibi film gittikçe açılıyor. Filmde sürekli geçen can alıcı repliği biraz değiştirirsem bu filmi şu şekilde özetleyebilirim: “Ne çok iyi ne de çok kötü bir film”.  

26 Ağustos 2010

3D Titanik’i Onayladı, Terminatör Belki

Ünlü yönetmen James Cameron Titanik’in batışının 100. yıldönümünde yani 2012’de kendisine Oscar’ı getiren ve rekor hasılat elde eden Titanic filmini 3 boyutlu olarak tekrar vizyona sokmaya hazırlanıyor.

Editörün Notu:

Titanik 1.8 milyar dolar hasılat yaparak tüm zamanların en çok hasılat yapan filmi olmuştu. James Cameron 11 yıl sonra yine sahneye çıkıp Avatar ile kendi rekorunu 2.6 milyar dolar gibi bir hasılatla kırdı. Bu da yetmedi Avatar’ın 15 dakikasını gizledi ve aylar sonra rekor kıran filmi tekrar vizyona sokmaya hazırlanıyor. Bu da yetmemiş gibi şimdi de kült haline gelen Titanik’i 2012’de 3D olarak tekrar vizyona sokmaya hazırlanıyormuş. Durun bu da yetmiyor, USA Today’e verdiği demeçte Terminatör’ü de 3D olarak tekrar vizyona sokabileceğini söylüyor.

Ayrıca Cameron’a bu da yetmiyor! Kendi işleriyle uğraşmak yerine başkalarının işlerine de burnunu sokuyor. George Lucas’ın Star Wars’u 3D olarak tekrar vizyona sokması gerektiğini söylüyor. Avatar ve Tim Burton’ın Alice in Wonderland’ı dışındaki diğer 3D yapımcılarını kalitesiz 3D film çekmekle suçluyor. 8 haftada 3 boyutluya çevrilen Clash of Titans filmini yererek kendilerinin Titanik’i ancak 8 ayda 3 boyutluya çevirebileceklerini söylüyor…

James Cameron "eğer en iyisini yapmak istiyorsanız 3D yapmanız gerek" demiş. Kendisini medyada, sinemada teknolojiyi kullanan yönetmen olarak tanıtıyor sanki. Oysa ki sinemaya teknolojiyi getiren isim bana göre Geleceğe Dönüş, Roger Rabbit, Kutup Ekspresi filmlerini yapan Robert Zemeckis. Ayrıca Zemeckis, Beowulf filmiyle ilk uzun metraj 3D filmini beyaz perdeye taşıyan isim.

Bu kadar eleştiriyorum peki ben James Cameron’dan nefret mi ediyorum? Hayır, elbette beğendiğim bir yönetmen hatta Titanik 3D olarak vizyona girdiğinde sinemaya gideceklerden ilkiyim çünkü 1998 senesinde çok sevdiğim Titanik filmini beyaz perdede izleme fırsatı yakalayamadım. Bir de James Cameron doğayı koruyan, çevreci bir kişilik… Ancak bu tavırları hoşuma gitmiyor. Yani ona göre sinema dünyasına yeni ürün gelmesin iyi yönetmen ve yapımcılar eski filmlerini 3D olarak tekrar düzenleyip vizyona soksun. Yok böyle bir sinema dünyası. Çünkü sinema henüz genç bir sanat, sinemaya daha yeni ürünler, çeşitlilik gerekiyor… Zaten para kazanmak için 3D filmler yapılmasını düşünen bir yönetmenden bu sözleri duymak şaşırtıcı olmasa gerek…

24 Ağustos 2010

U2 Sadece 3 Gün!

27-28-29 Ağustos 2010 tarihlerinde saat 22.00’de rock dünyasının efsanevi grubu “U2”, Coca- Cola & Mars Entertainmet Group işbirliğiyle U2 hayranlarına 85 dakikalık inanılmaz bir konser filmi deneyimi sunuyor!

 
Dünyanın en ünlü grubu tarafından 2006 yılında “Vertigo” konser turu kapsamında Güney Amerika’da, Meksiko City, Sao Paulo, Santiago, ve Buenos Aires’de gerçekleşen 7 stadyum konserinde, dijital 3 boyutlu kameralar ile çekilen görüntülerinden oluşan film sizi stadyum konserlerinin heyecan veren enerjisinin içine çekiyor. Üstün dijital 3 Boyutlu görüntü teknolojisi ve multi-kanal dijital surround ses sistemi ile birleştiğinde olağanüstü gerçeklik duygusu ile kendinizi U2 konserinin ortasında hissediyorsunuz.

 
Bu 3 Boyutlu deneyimi klasik bir konser filmi ile karşılaştırmak imkansız. Bir an kendinizi gurup ile birlikte sahnede buluyor sonra ise stadyumun arkasında hissediyorsunuz. Aslında bunu en iyi şekilde tanımlamak istersek şöyle diyebiliriz; “Kendinizi bir kuşun kanatlarında konser stadının etrafında uçuyormuş gibi hissediyorsunuz”. U2 3D tüm aşamalarında; çekim, kurgu ve gösterim; 3D teknolojisi kullanılan ilk film olma özelliğini de taşıyor. Bu filmin çekimi için dünyadaki tüm 3D kameraları aynı anda kullanılmış. Sahne arkası röportajlar ve kamera arkası fotoğraflar gibi geleneksel “konser filmi” öğelerinden akıllıca kaçınan U2 3D tam aksine tüm dikkatleri konser üzerinde toplamaktadır.

 
Kendinden geçmiş kalabalığın görüntüleri bir yana, film sizi bir konserde nerede olmak isterseniz orada hissettirecek: müzisyenlere mümkün olduğunca yakın yerde. Gerçekten de o kadar yakınında olacaksınız ki, kamera ilk kez Bono’nun üzerine çevrildiğinde, mega-starla burun buruna geliyorsunuz. Kameralar o kadar yakın çekim yapıyor ki, The Edge’den damlayan bir ter damlacığını dahi açığa çıkarıyor.

 
U2 3D’yi izlerken sahnede U2 ile birlikte söyleyeceğiniz şarkılar arasında ; “Pride (In the Name of Love),” “New Year’s Day,” “Sunday Bloody Sunday,” “Miss Sarajevo,” “Where the Streets Have No Name,” “With or Without You,” “Bullet the Blue Sky” , “One”’ , “Beautiful Day,” “Love and Peace or Else,” “Vertigo,” “Sometimes You Can’t Make It On Your Own” ve “Yahweh” bulunuyor.

 
U2 3D, U2’nin 15 yıldan uzun süredir görsel yönetmenliğini yapan Catherine Owens ve “One” videosunun yönetmeni olan Mark Pellington tarafından yönetilmiştir. Prodüksiyonda, tek bir projede bugüne kadar kullanılmış en çok 3D kamera kullanılmış ve bu sayede çok farklı açıdan çok sayıda kare 100 saatin üzerinde bir sürede çekilmiştir. U2 3D’nin Dijital 3 Boyutlu prodüksiyonunu, 3ality Digital’den yapımcılar Sandy Climan, Michael Peyser ve David Modell ve sunumunu 3ality Digital’den Jon Shapiro, Peter Shapiro, John Modell ve Steve Schklair, Owens ile birlikte yarattı..

 
U2 3D REAL D 3D gösterimlerinin yapılacağı salonlar:

Cinebonus Kanyon, Levent İstanbul / 0212 353 08 53

Cinebonus Nautilus, Kadıköy İstanbul / 0216 339 85 85

Cinebonus Capacity, Bakırköy İstanbul / 0212 559 49 49

 

22 Ağustos 2010

Çılgın Hırsız: Süper Fena Süper Baba

Başarılı animasyonlar Buz Devri, Buz Devri2: Erime Başlıyor ve Horton Kimi Duyuyor’un Sorumlu Yapımcısı Chris Meledandri’nin yeni 3D animasyon filmi “Çılgın Hırsız” (Despicable Me) 3 Eylül’de sinemalarda!
Çılgın Hırsız dünyanın en büyük kötülüğüne hazırlanırken,                3 küçük çocukla uğraşmak zorunda kalır… Kötülüğe devam mı, baba olmayı denemek mi?

3 Eylül’de Türkiye’de vizyona girecek olan Universal Pictures filmi Çılgın Hırsız (Despicable Me), kötülük yaparak mutlu olan koca bir adam ile çok büyük bir hırsızlık yaparken hayatına giren üç küçük çocuğun hikayesini anlatıyor.
Dünyanın en büyük kötü adamı Gru (orijinalinde Steve Carell seslendiriyor) ve yardımcıları “minyonlar” dünya tarihindeki en büyük soygunu planlamaktadırlar. Büyük hırsızlıkta hedef “Ay”dır. Kötülük planında her şey hazırdır; küçültme ışınları, dondurucular, karada ve havada savaşa hazır araçlar… Plan dışı ortaya çıkan ise üç küçük çocuğun Gru’ya hiç bilmediği bir şeyi gösterecek olmasıdır: içindeki baba olma potansiyelini!

Çılgın Hırsız’da kimin yaramaz, kimin terbiyeli olduğu ilk etapta belirsiz olsa da, hikaye ilerledikçe her şey ortaya çıkıyor. Gru insanlara kötülük yapmaktan hoşlanan bir karakter olarak ilk anda beliriyor. Alışveriş kuyruğundakileri dondurarak öne geçiyor, küçük bir çocuğu ağlatmak için ona balon hediye ediyor. Yüzyılın suçunu işlemeye hazırlanırken ise hiç bilmediği engellerle karşılaşıyor, babalık duygusu gibi… Gru’yu destekleyen anne karakteri (Julie Andrews) ise oğlunun yaptıklarını eleştiren ve biraz yetersiz bularak zekice davrandığını düşünen bir karakter… Gru’nun can düşmanı ise yine kötülük peşinde olan asosyal bir Vector, o da kendince çok başarılı bir kötü.

Çılgın Hırsız’ın en önemli karakterleri ise “minyonlar”. Gru’nun dünyasında çok önemli yer tutan her biri farklı özelliklere sahip minyonlar filmin en eğlenceli unsurları aynı zamanda. Yeraltında yaşayan minyonlar komik ve yaratıcı hayal gücünün eserleri. Masumluk ve fesatlığı bir arada bulunduran kendilerine has bu yaratıkların özel dilleri bile var.

Yönetmenliğini Oscar adayı Chris Renaud (kısa film “No Time For Nuts”) ve Pierre Coffin’in (Pat et Stanley) yaptığı Çılgın Hırsız’da, The Office adlı dizinin yıldızı Steve Carell yanı sıra seslendirmede önemli oyuncular görev alıyor. Romantik komedilerin genç oyuncusu Jason Segel, Nickelodeon yıldızı Miranda Cosfrove ve Oscar ödüllü efsanevi oyuncu Julie Andrews. Filmin yapımcıları ise Meleandri’yle birlikte, Janet Healy ve John Cohen.

Sergio Pablos’un hikayesinden Cinco Paul ve Ken Daurio tarafından senaryolaştırılan animasyon komedinin müziklerinde de başarılı bir ekibin imzası var. Grammy ödüllü sanatçı ve satış rekorları kıran müzik yapımcısı, filmin müziğini Heitor Pereira’yla (İlişki Durumu: Karmaşık, Beverly Hills Çuvava) birlikte yapan Pharrell Williams.

Yapımcılardan John Cohen’in hepimizin içinde ifade edilmeyi bekleyen kötü bir yan olduğunu keşfettiğini söylerken,  Gru karakterinin içindeki kötülük sayesinde filme müthiş komedi unsurları kattıklarını belirtiyor…
Çılgın Hırsız Gru, minyonlar ve üç küçük afacan Margo; Edith; Agnes 3 Eylül’de Türk izleyicisiyle buluşacak…

The Ghost Writer Müziğiyle Ön Planda

Açıkçası adına aldanıp fantastik bir film beklememek gerekiyor. Politik-Gerilim türünde başarılı bir film olduğunu düşünüyorum. Ancak bence bundan fazlası değil. Filmi film yapan şeyin müzikler olduğunu bir kez daha anladım. 

Filmdeki müzikler "Harry Potter" tadında olsa da asıl maharet bu tarz müziği böyle bir filme yedirmek. "Yedirmek" derken kötü bir anlam çıkarılmasın, müzikler filmi bambaşka bir yere taşımış insana ayrı bir keyif veriyor izlerken. Açıkçası sonu tahmin edilebilir bir film olmuş benim açımdan. Filmi daha net anlamak için birazcık (kibrit kutusu büyüklüğünde) Amerikan politik kültürüne sahip olmanız gerekiyor. Aksi taktirde "Eeeee Yaniiiii" gibi bir tepki vermeniz normal (Zira bende aynı durumu birazcık yaşadım). 

Normal şartlar altında bu tür filmlerden sıkılan biri olarak “The Ghost Writer” kendini sonuna kadar izletmeyi başardı bana.

Fragman: Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

Yönetmen: David Yates


Vizyon: 17 Kasım 2010

İki bölüm olarak çekilen Harry Potter serüvenin finalinin ilk filmi 17 Kasım’da vizyona giriyor. Harry Potter and the Deathly Hallows Part I (Harry Potter ve Ölüm Yadigarları Bölüm I)’in Türkçe altyazılı fragmanını izleyin:

11 Ağustos 2010

TRON Yeniden Beyazperdede

Dijital dünyada kurulmuş bir 3D ileri teknoloji macerası olan TRON: LEGACY Joseph Kosinski yönetmenliğinde daha önce beyaz perdede gördüklerimizin hiçbirine benzemeyecek gibi…


Filmin Konusu; Sam Flynn (GARRETT HEDLUND), Kevin Flynn’in 27 yaşındaki teknoloji meraklısı oğlu (JEFF BRIDGES), babasının ortadan kayboluşunu araştırır ve kendini babasının 25 yıldır yaşadığı Tron’un dijital dünyasında bulur. Kevin’in sadık sırdaşı Quorra’yla birlikte (OLIVIA WILDE), baba ile oğlu çok fazla gelişmiş ve son derece tehlikeli bir hale gelen, görsel açıdan dudak uçuklatan sanal alemde bir ölüm kalım yolculuğuna çıkarlar.  

Ayrıca filmden şu notlar ilginizi çekebilir: Yapımcı Steve Lisberger orijinal TRON filminin (1982) yönetmeni ve senaristlerinden biriydi. Jeff Bridges orijinal TRON’da oynadığı (1982) Kevin Flynn rolünü yeniden üstlendi. Bruce Boxleitner orijinal TRON’da oynadığı (1982) Alan Bradley ve Tron rollerini üstlendi. TRON: LEGACY’nin film müziğini Grammy Ödüllü Daft Punk besteledi. 

28 Ocak 2011 tarihinde vizyona girecek olan TRON: LEGACY filminin fragmanını izleyin: