Ara Verdik

Sinemayadair.com web hosting problemleri sebebiyle uzun bir süre yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. Bu durumdan dolayı tüm Sinemayadair.com takipçilerinden özür diliyoruz.

Hosting problemlerinin giderilmesiyle birlikte, Sinemayadair.com yeni yüzüyle ve öncekinden daha dolu, güncel ve zengin sinemaya dair içeriklerle pek yakında yayında olacak...

Bu süre boyunca Sinemayadair.com'u sosyal medyadan takip edebilirsiniz:

29 Eylül 2008

A.R.O.G. Yeni Fragmanlar Yayında!

GORA ile binlerce sinemaseverin beğenisini toplayan Cem Yılmaz, bu kez 'AROG' ile bizleri güldürmeyi hedefliyor. GORA filmindeki Arif karakterinin Yontma Taş Devri'ndeki macelarını 5 Aralık'ta izleyebileceğiz...

Dağıtım firması Arif'in maceralarının bir bölümünü anlatan 4 adet fragman yayınladı. Bu teaserların bir arada bulunduğu bir videoyu sizlerle paylaşıyorum;

28 Eylül 2008

Vizyonda Bu Hafta... (26 Eylül)


Çok bereketli bir vizyon haftasıyla karşı karşıyayız. Kendi türünde birbirinden kaliteli ve bir o kadar da beklenen filmler bu hafta vizyona girdi. Şimdiden iyi seyirler...

Bir animasyon devi olan ‘Finding Nemo’nun Akademi ödüllü yönetmeni Andrew Stanto’dan ve hiç şüphesiz harika animasyon yapımlarına imza atan Walt Disney ve Pixar işbirliği ile yine aynı kalitede bir animasyon ‘Wall-E’ bu hafta sinemaseverlerle buluştu. Dünya gezegenini terk eden insanlar tarafından unutulduktan sonra, uzun yıllar boyunca yapayalnız yaşayan ve bu süre içinde programlandığı işle uğraşan WALL-E adlı kararlı bir robotu ve arkadaşlarının serüvenlerini konu alan kozmik macera komedide izleyiciyi çok da uzak olmayan bir galakside inanılmaz bir yolculuğa çıkaracak.

Merakla beklenen bir devam filmi... Usta senarist yönetmen Guillermo del Toro’nun ‘Hellboy 2: Golden Army’ filmi, ilkini sevenler ve fantastik macera tutukunları için bu sezon velinimet adeta.

Hollywood’un iki dev ismi, Robert De Niro ve Al Pacino’yu bir araya getiren bir film ‘Orijinal Cinayetler’. Iki emektar polis dediktifini canlandıran usta aktörlermizi son kez suçluları yakalarken izlemek keyif verebilir.

Aksiyon severlerin merakla beklediği ‘Babil M.S.’ filminde ise başrol oyuncusu Vin Diesel’i alışık olduğu bir bilim kurgu dünyasında izleyeceğiz.

Bu hafta romantik bir yapım arayanlar ne yazık ki ‘Pardon! Seni Seviyorum’ isimli İtalyan yapmı ile yetinmek zorunda kalacaklar…

Uzun metraj film tecrübeleri olmayan iki yönetmenden iki yeni Türk komedi filmi... Vasat düzeyini aşamayan ‘Süper Ajan K9’ ve ‘Avanaklar Kuzenler’ Türk sinemasının kalitesinin arttırılması uğraşlarına adeta ket vuruyorlar...

60. Emmy Ödülleri

Los Angeles'ta Nokia Theatre'da düzenlenen 60. Emmy Ödülleri sahiplerini buldu.

Gecede, "Mad Men" dizisi drama dalında en iyi dizi ödülü ile en iyi senaryo ödülünü kazanırken, "Pushing Daisies" en iyi yönetmen ödülünün sahibi oldu.

Komedi dalında ise en iyi dizi ödülünü "30 Rock" aldı.

İşte Ödüller:

Drama dalında En İyi Senaryo: Matthew Weiner (Mad Men)
Drama dalında En İyi Yönetmen: Greg Yaitenes (House)
Drama dalında En İyi Kadın Oyuncu: Glenn Close (Damages)
Drama dalında En İyi Erkek Oyuncu: Bryan Cranston (Breaking Bad)
Drama dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Dianne Wiest
Drama dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Zeljko Ivanek (Damages)

Komedi dalında En İyi Yönetmen: Barry Sonnefeld (Pushing Daisies)
Komedi dalında En İyi Kadın Oyuncu: Tina Fey (30 Rock)
Komedi dalında En İyi Erkek Oyuncu: Alec Baldwin (30 Rock)
Komedi dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jean Smart (Samantha Who)
Komedi dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Jeremy Piven (Entourage)

En İyi Mini Dizi: John Adams
Mini dizi dalında en iyi kadın oyuncu: Laura Linney (John Adams)
Mini dizi dalında en iyi erkek oyuncu: Paul Giamatti (John Adams)

En İyi Eğlence, Müzik, Komedi Programı: The Daily Show with John Stewart
En İyi TV Dizisi: Recount
En İyi Senaryo: Kirk Ellis (John Adams)
Eğlence programı dalında En İyi Yönetmen: Louis J. Horwitz
En İyi Reality Yarışma Programı: Jeff Probst (Survivor)

23 Eylül 2008

Vizyonda Bu Hafta... (19 Eylül)

Geçen haftaya göre oldukça kısır bir vizyon haftası ile karşı karşıyayız. Bu hafta vizyonda izlenesi tek film;

Özgürlük Rüzgârı'nın hemen ardından çektiği bu son dramıyla günümüz Londra'sına dönen İngiltere’nin Dünya Sinemasına armağan ettiği hümanist siyasi sinema üstadı Ken Loach kamerasını yeniden günümüze ve kapitalizmin ezdiği işçilere çeviriyor. Geçtiğimiz Nisan ayında İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘İşte Özgür Dünya’, Venedik film Festivali’nde de 3 ödül alarak dikkatleri çekmişti.

Dağıtıcı şirketlere protesto amaçlı ‘2004’ İtalya yapımı ‘Aslan Kral’ın Oğlu Leo’ animasyonunu tanıtmıyorum...

Saygılar

18 Eylül 2008

45. Antalya Film Festivali'nde Yarışacak Filmler Belli Oldu

Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK Vakfı) ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV)'nın işbirliği ile 10–19 Ekim 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 45. ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ'nin ulusal yarışma filmleri belirlendi.

Festivale bu yıl belgesel dalda 87, kısa metrajlı 236 ve uzun metrajlı 34 film başvurdu. Bu yıl Atilla Dorsay, Mithat Alam, Serap Aksoy, Erkan Aktuğ, Tevfik Başer, Necip Sarıcı, Fehmi Yaşar, Ziya Öztan ve Muammer Brav'dan oluşan ön seçici kurulun izlediği 34 filmden 16 tanesi, 45. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Yarışma Bölümü'nde yarışacak.

Tunca Arslan, Ömer Tuncer ve Ertuğrul Karslıoğlu'nun ön seçici kurulunda yer aldığı belgesel filmlerden ise 27 tanesi bu yıl Ulusal Belgesel Film Yarışmasında ana jürinin değerlendirmesine sunulacak. İsa Çelik, Alper Maral ve İhsan Yılmaz'dan oluşan Kısa Metrajlı Film Yarışması Ön Seçici Kurulu'nun izlediği 236 kısa metrajlı filmden 25'i festivalde yarışacak.

Üç kategoride ön elemeyi geçen filmlerin listesi şöyle şekillendi:


45. Altın Portakal Ulusal Uzun Metraj Yarışma Filmleri:


"BAŞKA SEMTİN ÇOCUKLARI" -Aydın BULUT
"ÜÇ MAYMUN" - Nuri Bilge CEYLAN
"GÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞTÜ" - Raşit ÇELİKEZER
"HAYAT VAR" - Reha ERDEM
"İKİ ÇİZGİ" - Selim EVCİ
"SON CELLAT" - Şahin GÖK
"GÖLGE" - Mehmet GÜRELİ
"PAZAR" - Ben HOPKINS
"ULAK" - Çağan IRMAK
"SÜT" - Semih KAPLANOĞLU
"GİTMEK" - Hüseyin KARABEY
"VİCDAN" - Erden KIRAL
"BUNU GERÇEKTEN YAPMALI MIYIM?" - İsmail NECMİ
"DİLBER'İN SEKİZ GÜNÜ" - Cemal ŞAN
"PANDORA'NIN KUTUSU" - Yeşim USTAOĞLU
"NOKTA" -Derviş ZAİM


45. Altın Portakal Ulusal Belgesel Yarışma Filmleri:


1) "4857" - Petra Holzer & Selçuk Erzurumlu & Ethem Özgüven
2) "Adakale Sözlerim Çoktur" - İsmet Arasan
3) "Ağıtçı Kadınlar" - Erdal Özbek&Hüseyin Karaçelik
4) "Anadolu'nun Kayıp Şarkıları" - Nezih Ünen
5) "Abdallığın Binasını Sorarsan" - Candan Murat Özcan & Hacı Mehmet Duranoğlu
6) "Bana Bak" - Ayla Gottschlich
7) "Bir Gençlik Hikayesi" - Erinç Ulusoy
8) "Bir Roman Nefesi : "Ergün Şenlendirici" - Sedat Yapıcı
9) "Biz Siz Onlar" - Aylin Eren & Çağdaş Kaya
10) "Bossert'in İzinde" - Müjgan Taner
11) "Breath" - Cüneyt Birol
12) "Ekmek Denizin Dibinde" - İbrahim Yozoğlu
13) "Gönlümün Sağ Alt Köşesi "ZAP"- Kurtuluş Zeydan
14) "Hayatın Ritmi : Aksak" - Yasin Ali Türkeri
15) "İşkenceye Tolerans" - Armağan Pekkaya & Umut Kol
16) "Kayıp Otobüs" - Fevzi Tanpınar
17) "Lilit'in Kızkardeşleri" - Emel Çelebi
18) "Mevlana Aşkın Dansı" - Kürşat Kırbaz
19) "Nazım'ın Küba Seyahati" - Çağrı Kınıkoğlu & Gloria Rolando
20) "Otel Odaları" - Sevinç Yeşiltaş
21) "Pembe Gri" - Emre Yalgın
22) "Son Kumsal" - Rüya Arzu Köksal
23) "Son Savaşçı" - M.Cengiz Tünay
24) "Tarihin Hızlandırıldığı Ada" - Can Sarvan
25) "Trans Asya" - Bingöl Elmas
26) "What About London" - Rıza Kıraç
27) "Yarına Bir Harf" - Hakan Aytekin


45. Altın Portakal Kısa Metraj Yarışma Filmleri:


1) "2 Hit Combo" - Gökhan Okur
2) "Anoptikon" - Özgün Dilek&M.Şakir Arslan&Burkay Doğan
3) "Babamın Cennetinde" - Cenk Ertürk
4) "Bekleyiş" - Altan Yücel
5) "Bir Kaplumbağa ileTavşan Hikayesi" - Abdülbaki Yavuz
6) "Butimar" - Erol Mintaş
7) "Darbe" - Eray Mert
8) "Dilberler'in Düğünü" - Burkay Doğan
9) "Evladiye" - Eray Mert
10) "Feryat" - Caner Erzincan
11) "Gemeinschaft" - Özlem Akın
12) "Güvercin Taklası" - Seyfettin Tokmak
13) "Hüküm" - L.Rezan Yeşilbaş
14) "Kafes" - Erdem Tepegöz
15) "Kağıttan Hayatlar" - Savaş Baykal
16) "Müdahale" - Özgür Görgün
17) "Müzik Defteri" - Serkan Yıldırım
18) "Neden Ben?" - Mehmet Aslan
19) "Polis" - Cemil Ağacıkoğlu
20) "Sanat Düşmanı" - Eray Mert
21) "Sardunya" - Mustafa Emin Büyükcoşkun
22) "Sek" - Serdar Seren
23) "Şah Mat" - Sıla Ünlü
24) "Tutunamayanlar" - Savaş Baykal
25) "Yokuş" - Mehmet Can Mertoğlu

17 Eylül 2008

Hiçlik Ölmeden Yok Olmak Mıdır Yoksa Yok Olmadan Ölmek Midir?


İstanbul’daki festival severlerin vizyonu beklemeden görme şansı bulduğu 'Ben X' geçtiğimiz aylarda vizyona girdi. Bu yıl İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale için yarıştı ve FIBRESCI ödülüne layık görüldü. Montreal Film Festivali’nden de Grand Prix ödülüyle döndü. Ülkesi Belçika’yı Akademi Ödülleri’nde de temsil eden film son beşe kalamasa da gösterildiği yerlerde ses getirmeyi başardı.

Nic Balthazar’ın kendi kitabından uyarladığı 'Ben X',topluma uyum sağlayamayan gençlerin kaçış olarak gördüğü FRP’yi, otistik bir gencin bakış açısından irdeliyor. Ben ‘in ²ArchLord² adındaki oyuna göre yaşadığı hayatı oyun arkadaşı ve oyundaki şifacısı Scarlite isimli kızla tanışmasıyla değişiyor.

'Ben X' Nic Balthazar’ın ilk yönetmenlik denemesi. Filme kaynaklık eden kitabını yazarken, yaşadığı tartaklanmalara dayanamayarak intihar eden otistik bir gencin haberinden yola çıkmış. Çocuğun ailesiyle görüşüp önce kitabı yazmış sonrada filmi çekmiş.

'Ben X' otistik olsun olmasın ergenlik dönemindeki her gencin kendinden bir şeyler bulabileceği bir film. Ben’in saplantı haline getirdiği FRP ve sanal ortam, günümüzde uyum sorunu yaşayan birçok gencin çözüm olarak gördüğü ve sığındığı bir liman. Gerçek hayatta kabul görmeyen varlıklarını sanalda da olsa yaşatmak isteyen bu gençlerin tek istediği Ben’in yaptığı gibi ²seni sen olarak seviyorum² diyen insanlar bulabilmek belki de.

Kendisi gibi ismi de bir kelime oyunu olan 'Ben X' Flamanca’da 'ben bir hiçim' anlamına gelen 'ik ben niks' deyiminin internet argosundaki karşılığı. Görsel yapısı oluşturulurken bilgisayardan epeyce yararlanılan filmi diğer bilgisayar oyunu uyarlaması veya onların görselliğine özenen filmlerden ayıran ise 'insancıllığı'. Filmin ilk dakikalarında Ben’in annesinin ağzından dökülen 'Harekete geçilebilmesi içim önce birilerinin ölmesi gerekir' sözleri ve film boyunca Ben’in yakınlarından dinlediklerimiz de bu insancıllığın göstergesi. Farklı olmanın kabul görmediği bir toplumda Ben’i anormal olduğu gerekçesiyle tartaklayanların ne kadar normal olduğu ise ise tartışmaya açık.

Otizm ilk olarak 1998 yapımı başarılı film Rain Man ile hayatımıza girmişti. Aynı yıl çekile Şifre Merkür, farkında olmadan çok gizli bir askeri kodun şifresini çözen 9 yaşında otistik bir çocuğu hikâyenin merkezine alıyordu. Birbirlerine aşık olan ve otizmin baskılarını yenerek ortak bir hayat kurmayı başaran bir çiftin şaşırtıcı anılarından yola çıkılarak Rain Man’ın senaristi tarafında senaryolaştırılan 2005 yapımı Mozart Ve Balina ise otizme başka bir bakış açısı getiriyordu. Yine 2005 yapımı Marathon filmi de BAE Hyung-jin isimli Otistik bir gencin verilen destekle neler başarabildiği dokunaklı bir şekilde anlatarak otizmi başarılı bir şekilde ele almıştı.

Ben rolünde izlediğimiz Greg Timmermans’ın başarılı bir performans sergilediği 'Ben X' otizmi ve toplumda dışlanmayı işleyen ilk film olmadığı gibi konuyu işleyiş bakımdan da yenilikçi değil ama sanal gerçeklik üzerine kurulu bir filmde başarıyla işlediği insancıllıkla izlenmeyi hak ediyor. Hikâyenin ve görselliğin tadının kaçmasında fırsat vermeyen süresiyle de sıkılmadan izleyebileceğiniz bir film. Herkese iyi seyirler.


Benay GAVAZOĞLU

Sonsuzluğa Adım Adım...

Her batan günün ardından bir adım daha yaklaşıyor yaşamım sonsuzluğa...

Soluk alıp vermem kesiliyor tıkanıyorum dünya sanki üzerime geliyor her başlangıçta...

Uyanıp her sabah delicesine nefes nefese yokluyorum kendimi gerçekten var mıyım yoksa öylesine mi varlığım bu hayatta...

Garip ama gerçek bir hissiyatla yaklaşıyorum sona doğru, yansımalarıma bakıyorum hiç birinde benden eser olmadığını farketmek çok acı biliyorum...

Soruyorum tekrar tekrar irdeliyorum bendeki her seferinde bu hüsran niye...

Belkide sadece basit bir acı...

Ama nerde, kimde, hangi şehirde kalmış olanlar olmuş kime ne...

Boşuna katledilen bunca ömür...

Bir hiç avuçlarımdaki benden son kalan değerler...

Bilmiyorum, bilemiyorum, neden diye sormaya cesaretim bile yok...

Belki bir gün olur, gelip ellerimden tutar umutlarım, galiba beni bulur yada bu son bulur...

Yada hiç uğramaz kendi bilir, kendi görür, çeker sonunu bile bile acının son demini vurduğu yerde...

Düşer ahım peşine, kalanları toplar çeker gider arkasına bile bakmadan...

Elveda hüzün, merhaba düşler sana geliyorum bekle beni...


F. Nesibe Yılmaz 28.04.08

14 Eylül 2008

Giovanni Scognamillo ile Sinema Üzerine


Siz son Levantenlerdensiniz. Artık Levanten kimliği kalmadı diyorsunuz?

Evet son Levantenlerden biriyim gerçi İstanbul’da da belli bir Levanten miktarı var İzmir’de de var. Son Levantenlerden biri olmak nasıl bir duygu merak ederseniz, biraz buruk bir duygu. Çünkü bir kuşak geçiyor. İstanbul’da ve özellikle Beyoğlu’nda ağırlığı olan Levantenler yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Ortadan kalkıyor değil de yeni kuşaklar yurt dışını tercih ettikleri için artk bir son kuşak kalıyor. Levanten olmak nasıl bir şey diye sorabilirsiniz. Şimdi ben hiç bir zaman olumsuz bir açıdan almadım tamam kültür açısından bir doğu batı karışımıdır. Ama o karışımı bir entegrasyon içinde değerlendirirseniz muhakkak ki çok yararlıdır çünkü iki ayrı kültürden besleniyorsunuz. O iki ayrı kültürü bir karmaşa haline de getirebilirsiniz çok güzel bir uyum içinde kullanabilirsiniz. Sanırım ben kendimi övmemek şartıyla 2.sini yaptım.


Siz aynı zamanda levanten kimliği ile Türkçe yazı yazmış olmaktan gurur duyan birisiniz.

Şimdi Levantenlik bir yana ben bir İtalyanım. İtalyan ruhu olan bir kişiyim. Bir Avrupa Birliği vatandaşıyım. Ben bu ülkede doğduğum yaşadığım bir faliyet gösterdiğim için tabiki bir yazar olarak benim ilk ve tek hedefim bu ülkenin okurlarıydı başka şekilde düşünemedim. Daha önce Levanten yazarlar oldu bir kuşak öncesinde, fakat bunlar hep fransızca yazdılar ve italyanca yazdılar. ben herzaman buna karşı çıktım. ve bunu uyguladım.


Levantenler bir azınlıktı, ve çeşitli sebeplerden azınlıkların İstanbul’u terk etmeleri İstanbul’un kozmopolit yapısını neredeyse kaybetti diyebilir miyiz? Yoksa yeni bir yapılaşmadan söz etmek mümkün mü?

Tabi ki İstanbul, özellikle Beyoğlu, eskisi kadar kozmopolit değil. Gene bir mozaik var ama o mozaik çeşitli ülkelerden kaynaklanmıyor, o mozaik türkiyenin mozaiğidir İstanbul’da merkezleşen. En azından o kozmolit zümre ortadan kayboldu ya da çok çok azaldı. Tabi ki hem kültürel hem toplumsal panaroma bundan etkileniyor ve değişiyor. Ama İstanbul’un Beyoğlu’nun değişmesi yalnızca Türkiye’de görülen bir olay değil. Bugün Paris’e de giderseniz, Roma’ya da oralar da değişti. Êskiden Roma’da bir zenci mahallesi yoktu. Londra’da bir Hint mahallesi yoktu, şimdi var. Bu galiba globalizmin getirdiği bir çeşitliliktir olumlu ya da olumsuz.


Kültür sanat hayatını nasıl etkiledi bu kozmopolitliğin farklılaşması?

Etkiledi tabii çünkü ağırlık tamamen batı kültüründe değil de daha çok ulusal. o tabi ayrı bir mozaik oluştrdu. Onun da değerleri var.


Sinemada etkileri nasıl bu farklılaşmanın?

Eskiden daha çok Beyoğlu’nun müşterisi Levantenlerden oluşuyordu, azınlıklardan, filmler yüzde 98 Amerikan filmi değildi. diğer ülkelerden de filmler geliyordu, Fransa’dan, İtalya’dan, İspanya’dan. Bugün o çeşitliliği görebilmek için ancak festivallere gitmek lazım. O yüzden sinema zevki açısından bir engel teşkil ediyor Amerikan sinemasının ağır basması.


Siz gerçek sinema arıyorum diyorsunuz, ve bugünkü çoğu filmi teknik cambazlık olarak nitelendiriyorsunuz. Siz sinemada ne arıyorsunuz?

Sinemada eksik olan yabancı sinema için, Avrupa sinemasını yana koyalım, ama Amerikan ve Türk sineması için bunu söyleyebiliriz, bir duygu eksikliği var. Kriter eksik. Tabi sinema en teknik sanattır, ancak artık Holloywood’dan çıkan ürünler, dikkat ediniz ürün diyorum, sanat değil, bunlar teknolojik ürünlerdir. Kamera ve kurgu cambazlığı öne çıkıyor. Karakterler gerçekçiliklerini kaybediyorlar. Formül üzerinde kurulan senaryolar çekiliyor. Ve tüm bunlar bence sinema sanatını zedeliyor.


Son zamanlarda gerek Nuri Bilge Ceylan, gerek Semih Kaplanoğlu gibi Türk sinemacıları öne çıkmaya başladı. Sizce Türk sinemasında bir gelişme, hareketlilik söz konusu olabilir mi?

Tabii Türk sinemasında bir hareketlenme var. Fakat henüz bir düzen yok. Çünkü Yeşilçam henüz bir endüstri olamadı. Ya da bir endüstri olmak istedi ama temelleri sağlam değildi onun için olağanüstü şekilde yıkıldı birden. Seksenlerde krizin başladığında ise biraz daha psikolojik bir sinema yapılmaya özen gösterildi. Bugünse bir arayış var. Genç yönetmenlerde bir taraftan gerçek bir sinema, daha duyarlı bir sinema, ulusal bir sinema yapmak isteyenler var. Öte tarafında sadece ve sadece gişeye oynayanlar var. Bu da doğal. Bunu engelleyemezsiniz. Dünyanın her yerinde ticari sinema var, sanat sineması var. Biri diğerini destekler gibi ama en azından ulusal bir sinemanın panaroması içinde ikisinin de bulunması şart. Ancak sorulacak başka bir soru var. Sinema, bir ülke sineması o ülkenin aynasıdır. Türkiye’de bugün yapılan sinema bugünün Türkiye’sini ne kadar yansıtıyor? Bunu sormak gerekiyor.


Bu sorunun cevabı sizce nedir?

Yeteri kadar yansıtmıyor. Çünkü yeteri kadar yansıtabilmesi için siyasal sinemaya ağırlık vermeli. Çünkü siyasal olmayan bir ulusal sinemanın ne denli ulusal olabildiği bir soru işaretidir.


Avrupa’da siyasal sinemayı yeteri kadar ön saflarda görüyor muyuz?

Amerikan sinemasında değil. Ama Avrupa’da ön planda tabii. Bu sinemanın başlıca görevlerinden biridir. Kendi ülkesini anlatmak.


Yeşilçam’a geri dönelim, yıkımına sebebiyet veren şey neydi?

Yeşilçam’da eksik olan, endüstri olamamasıydı. Bir düzen kurulmuştu, bir yapı vardı, bir dağıtım ve bir gösterim ağı vardı. Onlar 3 önemli temel. Ama bu temeller sağlam değildi. Sermaye akışı sürekli değildi. Bir yerden sonra Türk sineması enflasyondan kaçtı. Yani 300 filme kadar çıktık ki sadece kendi pazarından beslenen bir sinema bu kadar filmi kaldıramaz. Anadolu sinemasında birinci gösterilen filmler ikişer ikişer oynatılıyordu. Enflasyonun ne denli zararlı olduğu ortada hem ekonomide hem de Yeşilçam örneği ile sinemada.


Kitabınızda Türk sinemasının erkek eksenli bir sinema olduğundan ve feminist olduğu iddia edilen filmlerin, örneğin Atıf Yılmaz filmlerinin bile aslında erkek perspektifinden anlatıldığını söylüyorsunuz. Açıklar mısınız?

İlk yaratılan nedir? Erkek. Kadın nereden çıkıyor yaratıldığında? Erkekten. Bu ne demektir? Hakim olan, daima erkektir. O açıdan gerçek bir feminist sinema arıyorsak o sinemanın kadın yönetmen tarafından yapılması gerekiyor diyorum ben. O, tabii yapılmadı. Bir de yalnızca Atıf Yılmaz üzerinde durmak istemiyorum çünkü kadın sorununu başka yönetmenler de ele aldı. Ama tabii yaklaşım bir erkek yaklaşımıdır. O yüzden Türk sinemasında kadın düşünüldüğünde benim sorduğum soru: hangi Türk kadını? Çünkü Anadolu kadını ile kent kadını arasında korkunç fark var. Sinemanın daha çok yaklaştığı bir kent kadınıdır. Ama kent kadını bir örnektir. Tüme örnek değil. Ve de bir çok filmde kahraman olan kent kadını zaten bağımsız bir kadındır. Zaten kendi ayakları üzerinde duran bir kadındır. Bunlar Türkiye’nin genelinde azınlık teşkil ediyor ve o açıdan Türkiye’nin genelinde çizilen portre inandırıcı olmuyor.


“Selvi Boylum Al Yazmalım” örneği bir istisna sayılamaz mı?

Ama “Selvi Boylum Al Yazmalım”lar roman uyarlamalarıdır. Bir de daha önce bahsettiğim duygu eksikliği, işte bu filmlerde o duygu vardı.


Yeşilçam döneminde çalıştığınız, değerli bulduğunuz oyunculardan biraz bahseder misiniz? Kimler o dönemi temsil ediyor sizce? Gelecek nesil kimleri okumalı, izlemeli?

Yeşilçam sineması 50’lerden itibaren bir yıldız sineması oldu. Yıldızcılığı önce İtalyan sonra Amerikan sineması yarattı. Yeşilçam sineması da temelde daima Amerikan sinemasının etkisi altında kaldığından o yıldızcılık sistemini yürüttü. Bol yıldızlarımız oldu ama yıldız ille de çok iyi oyuncu olmak zorunda değil. Yıldız oyuncu karizması ile, yakışıklılığı, güzelliği ile vs ile kalabalıkları toplayan oyuncu. Yeşilçam da kendi yıldız oyuncusunu yarattı. Bunların arasında üzerinde durulacak oyuncu olarak ben devamlı olarak iki isim üzerinde duruyorum. Biri kral Şener Şen, biri de çirkin kral Yılmaz Güney. Kadın oyuncular ne oluyor diyeceksiniz? Onlar da var tabii. Türkan Şoray, Fatma Girik ve Hülya Koçyiğit. Bu üçü dönemi temsil eden oyunculardır benim için.


Son yıllarda Yılmaz Güney’in filmleri üzerindeki sansür kalkmaya başladı, artık Yılmaz Güney’in filmlerini izleyebiliyoruz, bu sinemada da daha demokratik bir dönemin sembolü olabilir mi?

Olabilir, çünkü bunu da kabul etmek gerekiyor sansürün baskısı eskisi kadar ağır değil. Ama tabii siyasal sinemaya döndüğümüzde siyasal sinema örneklerine sahiden acıyan yaralar üzerine parmak basarsan sansür kurulu ne tepki verir o zaman gerçek durumu görebiliriz.


Sizin ayrıca korkuya, fantastiğe ve paranormale karşı, ve özellikle de korku filmlerine ilginiz var. Peki korku filmlerinin Türk sinemasında nasıl yer aldılar?

Yeşilçam sinemasına baktığımızda korku sinemasının bir yeri olmadı. Denemeler oldu az sayıda. Sanki Yeşilçam sineması korkudan korktu gibi. Daha doğrusu Yeşilçam sineması temelde ticari olduğu için belirli türlere dayanıyordu ve o türlere film veriyordu. Başta melodram ve güldürü olmak üzere. Buna rağmen diğer türler de girdi, çocuk filmi girdi. Çocuk filmi değil de bir çocuk oyuncunun oynadığı filmler diyelim. Ama korku azınlıkta kaldı. Yeşilçam döneminde 3 tane korku var. Biri “Drakula İstanbul’da”, ikincisi “Ölüler Konuşmaz ki”, tam bir felaket hatta film demek zor, ve de “Şeytan” filmi. Şeytan’ın da ne denli başarılı bir uyarlama olduğu tartışılır. Bugün korkuya yeniden ilgi gösterilmeye başlandı. “Okul” filmi iyi bir hasılat elde ettiği için örnek oldu. Ama yine de tür olarak henüz oturmadı. İleride başka korku filmleri yapılır mı yapılmaz mı, o box office’in sonuçlarına bağlı bir şeydir.


Kitabınızda bahsedilen sinemada ‘öz eksikliği’ korku filmlerine de yansıyor yani...

Dehşet sineması ayrı bir olay. Gore sineması ayrı, korku apayrı. İnsanları kesmekle bir dehşet havası yaratır ama o korku değil. O yüzden son dönem korku sineması bana yapay geliyor.

ARZU SAK
NTV

13 Eylül 2008

Vizyonda Bu Hafta... (12Eylül)


Kuşkusuz haftanın hatta sezonun en çok merak edilen filmi ‘The X-Files: I Want to Believe’ bu hafta vizyona girdi. Paranormal olayları konu alan filmde Ajan Mulder ve Ajan Scully’nin bu inanması güç olayları çözümlemeye çalışırken izleyeceğiz.

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma bölümünde “Kültür ve Turizm Bakanlığı Yılın En İyi Türk Filmi” ödülünü kazanan Seyfi Teoman’ın ilk uzun metrajlı filmi ‘Tatil kitabı’, Silifkeli bir ailenin bir yaz boyunca başından geçenleri, daha çok ailenin küçük oğlu Ali’nin bakış açısını ön plana çıkararak anlatıyor. Filmin olay örgüsü, Ali’nin sert mizaçlı babası Mustafa ile ailenin diğer üyeleri arasındaki gerilimler üzerine kurulu.

Meg Ryan ile eğlenceli bir drama anlayışını ‘Kadınlar’ filmiyle görebilirsiniz.

Yapımcışığını da kendisi üstlenen bir kevin Costner filmi ‘Oyum kime?’ kaliteli bir komedi filmi tadı vermeye hazır.

Mena Suvari ve Stephen Rea ile aslında içinde ince mizah öğelerini barındıran bir film ‘Çıkış Yok

Claude Berri’nin yazıp yönettiği hatta filmin yapımcılığını üstlendiği ‘Bir Aradayız, Hepsi Bu’ Guillaume Canet ve Audrey Tautou ile haftanın romantik filmi...

Ayrıca çocuklar için bir İspanyol animasyonu olan ‘Sihirli Orman’ vizyona giren filmler arasında bu hafta.

Görüldüğü gibi bayağı bereketli bir hafta sinemaseverleri bekliyor. İyi seyirler...