Ara Verdik

Sinemayadair.com web hosting problemleri sebebiyle uzun bir süre yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. Bu durumdan dolayı tüm Sinemayadair.com takipçilerinden özür diliyoruz.

Hosting problemlerinin giderilmesiyle birlikte, Sinemayadair.com yeni yüzüyle ve öncekinden daha dolu, güncel ve zengin sinemaya dair içeriklerle pek yakında yayında olacak...

Bu süre boyunca Sinemayadair.com'u sosyal medyadan takip edebilirsiniz:

31 Ağustos 2008

120: Harbin Kara Yüzü

Zayıflamış ve yıkılmak üzere olan Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşmak isteyen yabancı devletler, güçsüz Osmanlı Devleti’ne pek çok kez saldırmış ve emellerine ulaşmak istemişlerdir. Trablusgarp Savaşı yapılmış, Anadolu’dan asker ve subaylar bu cepheye çağrılarak harp etmiştir. Daha sonra Balkan Savaşları başlamış ve yıpranan ordu, bu savaşla iyice gücünü kaybetmiştir.

Bu savaşlar için cepheye çağrılan subaylardan biri de filmde bahsi geçen Münire’nin nişanlısı Süleyman Teğmen’dir. Sürekli cepheye gitmek zorunda kalan Süleyman Teğmen sevdiğinden epey uzak kalır ve zaten annesini de kaybetmiş olan Münire’yi çok zor günler yaşatır. Tam sevdiğine kavuşmuşken, Doğu’da harp patlak verir. Ruslar hududa dayanmıştır, durum vahimdir derhal tüm kuvvetlerle o cepheye takviye yapmak gerekmektedir. İşte Türk tarihindeki en acı olaylardan birinin yaşandığı cephe, Kafkasya Cephesi...

Filmin senaristi, yönetmeni, müzisyeni yani filmin her şeyi Özhan Eren; filmi işte bu Kafkasya Cephesi’ndeki gerçek bir olaydan esinlenerek yapmış. Gerçek bir dramı barındıran filmde oyuncular adeta tarihi tekrar yaşayarak oynamış... Hiç bir oyuncuyu eleştirmek istemiyorum, hepsinin oyunculuklarından etkilendim. Ama bir aktör vardı ki, filmde iki karekteri birden canlandırdı hem de kardeş olan iki karakter. Sermet Bey ile Musa Çavuş’u canlandıran Burak Sergen performansıyla beni etkilemeyi başardı. Filmde çocuklara, “Haydi aslanlarım!” diye bağırırken duygulanmamak elde değil zaten... Filmin müziği de bu duyguyu perçinledi, Özhan Eren bu konuda da çok iyi iş çıkarmış. Bu arada şunu da belirtmek gerekir, Özhan Eren filmin yönetmenliğini ‘O... Çocukları’ndan tanıdığımız Murat Saraçoğlu ile paylaştı.

Düşman devletler Osmanlı’yı parçalamak için sadece kanlı tüfekli savaşlara yönelmemişler, ayrıca devleti içten yıkmak için çeşitli entrikalarla azınlıkları kışkırtmışlar ve onların bazı bölgelerde isyan etmelerini sağlamışlardır. Bu olay da dile getirilmiş filmde, yabancı devletler tarafından kışkırtılan ve bağımsız bir devlet için vaadlerde bulundukları Ermeni’lerin bir kısmı isyan çıkarmak için ‘Taşnak Çeteleri’ni kurmuşlardır. Bir kısmı diyorum çünkü filmde de açıkca belirtilmiş, bazı Ermeni grupları huzurlu bir yaşam ve savaşa karışmamak için bölgeden göç etmişler. Öyle ki bu isyancı Ermeniler, Türkleri iyileştirdiği gerekçesiyle bir Ermeni doktoru vururlar.

Van vilayetinde bulunan tümen harp nedeniyle Erzurum’a cepheye gitmek zorunda kalır. Van’ı daTaşnak Çeteleri’nin saldırılarından koruması için bir kaç askere emanet ederler. Savaş başlamıştır. Türk birlikleri hududda Ruslar’ın topraklarımıza girmesini engellemektedir, ancak Türk askerinin cephanesi bitmek üzeredir. İstanbul’dan cephane beklenmektedir, lakin İstanbul da bu konuda Almanya’dan yardım beklemektedir. Almanya ise kendisinin de savaşta bulunması gerekçesiyle yardım planlarını ertelemektedir. Söz konusu vatandır ve durum vahim ve nihayetinde acildir, derhal cephane gereklidir. Bu konu Van Valisi’nin başkanlığında uzun tartışmalara neden olur, cephaneyi cepheye kim götürücektir?

İşte filmin hüzünlü konusu da buradan gelir. Cephaneyi cepheye taşımak için yaşları 12 ila 17 arasında değişen 120 çocuk seçilir, daha doğrusu gönüllü olurlar!... Bu yüzden Münire’yi daha pek çok hüzün beklemektedir. Kardeşine “daha kimin arkasından ağlayacağım?” derken, bir yandan onu kaybetme düşüncesiyle içi kanıyor ama bir yandan da kardeşinin orduya yardım etmesini istiyor...

Bu 120 cesur gencin yolculuğunda tam anlamıyla dram yaşanır, Özhan Eren bu duyguyu beyaz perdeye çok iyi yansıtmış. Amaçlarına ulaşıp cepheye cephaneleri ulaştıran çocuklar, evlerine dönüş yolunda soğuktan heba olurlar. Geri dönmeyi başaranların çoğu da hastalıktan şehit olur...

Bu bir kahramanlık öyküsüdür, Türk kahramanlıklarından sadece birisi... Anayurdu için varını yoğunu ortaya koyan Türk milleti, biricik çocuklarını da bu uğurda feda etmeyi göze almıştır!

Üniversitemize gelen ‘Sarıkamış Tarih Kültür Turizm ve Dayanışma Derneği’ sayın Başkanı’nın fakültemizde verdiği seminerine katılma imkanı buldum. Yani Kafkasya Cephesi’ni ve Sarıkamış Olayı’nı ayrıntılarıyla dinleme fırsatını yakaladım. Sayın Başkan bu tarihi olguyu tüm Türk Milleti’ne, özellikle gençlerimize lanse etmemizin ne kadar önemli olduğunu vurguladı durdu... Bu açıdan ‘120’ filmini biz gençlerin mutlaka izlemesi gerektiğini söyledi. Evet kendisi çok haklıydı. Lütfen bu filmi hepimiz izleyelim, Türk halkının izleme gereksinimi olarak görüyorum bu filmi. Hatta bu filmi sinemada beraber izlediğim arkadaşım, salondan çıkar çıkmaz bana şunu söyledi; “Hani küçükken okulda Cumhuriyet filmini izletirlerdi ya biz öğrencilere, bence artık 120 filmini de izletmeliler tüm öğrencilerin bu filmi eğitim yuvalarında izlemesi, tarimizi görmesi ve daha iyi öğrenmesi gerekir” dedi, “neden olmasın?” dedim ben de...

30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla tekrar sinemalarda gösterime giren bu filmi, yani bu fırsatı kaçırmayın lütfen... Bu arada vizyona girecek olan ve başrolde Özcan Deniz’in oynayacağı ‘Sarıkamış Beyaz Hüzün’ filminde, Sarıkamış Harekatı anlatılacağı için Kafkasya Cephesi’nin daha derin ele alınacağını zannediyorum. Ve ayrıca, ZAFER BAYRAMI’NIZ KUTLU OLSUN!

Kafkasya çocuklarının anısına...

21 Ağustos 2008

Wall-E Türkçe Fragmanı

20 Ağustos 2008

Altın Portakal’ın Jüri Üyeleri Açıklandı

45. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Film Yarışması’nın jüri üyeleri belirlendi.

10-19 Ekim 2008 tarihlerinde gerçekleştirililecek Film Festivali’nde Türk filmlerinin yarışacağı ulusal yarışmada ödülleri Tuncel Kurtiz başkanlığındaki 9 kişilik jüri belirleyecek. Ayrıca Uluslararası Avrasya Film Festivali’nin jüri başkanlığını ise “Temel İçgüdü”, “Robocop” gibi filmlerin yönetmeni Paul Verhoeven üstlendi.

ULUSAL UZUN METRAJ FİLM JÜRİSİ
1- Tuncel Kurtiz - Oyuncu (Jüri Başkanı)
2- Ali Akdeniz - Yapımcı
3- Serdar Akar - Yönetmen
4- Ayda Aksel - Oyuncu
5- Fadik Sevin Atasoy - Oyuncu
6- Ömer Faruk Sorak - Yönetmen
7- Sevin Okyay - Sinema Yazarı
8- Çetin Tunca - Görüntü Yönetmeni
9- Güven Kıraç - Oyuncu

KISA FİLM JÜRİSİ
1- Selim Demirdelen - Yönetmen (Jüri Başkanı)
2- Zafer Algöz - Oyuncu
3- Ulaş İnaç - Yönetmen
4- Leyla Özalp - Yapımcı
5- Özge Özberk - Oyuncu

BELGESEL JÜRİSİ
1- Güneş Karabuda - Yönetmen (Jüri Başkanı)
2- Demet Evgar - Oyuncu
3- Oğuz Makal - Öğretim Görevlisi
4- Hasan Özgen - Yönetmen
5- Tayfun Talipoğlu - Gazeteci / Yazar

SENARYO GELİŞTİRME FONU JÜRİSİ
1- Elif Dağdeviren Yapımcı
2- Kenan Işık Oyuncu / Oyun Yazarı ve Yönetmeni
3- Tevfik Başer Yönetmen

ULUSLARARASI AVRASYA FİLM FESTİVALİ UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI
1- Paul Verhoeven - Yönetmen ( Jüri Başkanı)
2- Berkun Oya - Yazar/Yönetmen)

ULUSLARARASI AVRASYA FİLM FESTİVALİ NETPAC JÜRİSİ ÜYESİ
Tuna Erdem - Sinema Yazarı

ULUSLAR ARASI AVRASYA FİLM FESTİVALİ ELEŞTİRMENLER ÖDÜLÜ JÜRİSİ
1- Engin Ertan - Sinema Yazarı
2- Aslı Selçuk - Sinema Yazarı
3- Burcu Aykar Şirin - Sinema Yazarı
4- Ceylan Özçelik - Sinema Yazarı

UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI ÖN JÜRİSİ
1- Mithat Alam - M. A. Film Merkezi Kurucusu ve Öğretim Görevlisi
2- Serap Aksoy - Oyuncu
3- Erkan Aktuğ - Gazeteci
4- Tevfik Başer - Yönetmen / Senaryo Yazarı
5- Muammer Brav - Sinema Programı Editörü
6- Atilla Dorsay - Sinema Yazarı
7- Ziya Öztan - Yönetmen
8- Necip Sarıcı - Yapımcı
9- Fehmi Yaşar - Yönetmen
10- Serra Yılmaz - Oyuncu
BELGESEL FİLM YARIŞMASI ÖN JÜRİSİ
1- Ömer Tuncer - Yönetmen
2- Ertuğrul Karslıoğlu - Yönetmen
3- Tunca Arslan - Sinema Yazarı

Festivalin Onur Ödülü’ne yönetmen ve Türkiye Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği (SESAM) Başkanı Yılmaz Atadeniz, Sinema Başarı Ödülü’ne oyuncu Hülya Avşar, Emek Ödülü’ne ışık şefi Aydın Mesut Yurteri, Yıldırım Önal Anı Ödülü’ne oyuncu Müşfik Kenter layık görüldü.

19 Ağustos 2008

Harry Potter Hayranlarına Üzücü Haber


Gişe rekorları kıran Harry Potter serisinin hayranlarını üzecek iki önemli olay gündeme geldi...

İlk olarak, Aralık ayında vizyona gireceği beklenilen “Harry Potter ve Melez Prens” filminin vizyon tarihinin Temmuz 2009’a ertelemesi fanları şoke etti. Filmin yapımcısı Warner Bros. şirketinin açıklamasına göre, filmin 8 ay gibi uzun bir süre ertelenmesinin sebebi, yaz sezonunun aile filmi kategorisindeki yapımlar için ideal bir dönem olması ve yazar grevinin uzantılarının hissedilmesi olarak dile getirildi.

Bu değişikliğin filmin yapım programını etkilemeyeceği ve ayrıca serinin son filmleri olan “Harry Potter ve Ölüm Yadigarları”nın iki bölümü için belirlenen gösterim tarihlerinde de bir değişiklik olmadığı açıklandı.

Harry Potter fanatiklerinin yorumda bulunduğu sitelerde, kimi hayranlar film gösterime girince sinemaya gitmeyerek yapımcı şirketi boykot edeceklerini, filmin DVD'si piyasaya çıkınca izleyeceklerini açıkladı.

Bir diğer üzücü olay ise Harry Potter hayranlarının sevgilisi haline gelen ve Hollywood’un en çok kazanan genç oyuncuları arasında bulunan Daniel Radcliffe’ın dyspraxia (hareket planlama bozukluğu) hastalığına yakalanmış olması.

Daniel Radcliffe, yazı yazmakta ve ayakkabı bağlamakta zorlandığını söyledi. Ayrıca herkesin bu hastalığa yakalanma ihtimali olduğunu da dile getirdi.

Rahatsızlığın insanın öğrenme yetisini de etkilediği için yazı yazamadığını belirten Daniel Radcliffe, “Okulum, notlarım çöplüğe döndü” diye konuştu.

Hastalığın ilk aşamasında bulunan genç oyuncunun, hastalığın ilerlemesi durumunda yürümekte bile zorlanması söz konusu. Daniel Radcliffe, “hastalığı ilk öğrendiğimde ’Neden ben?’ diye sormadan edemedim” diye konuştu.

15 Ağustos 2008

Yenilenmiş Anne ile Gelen Sorunlar…


Meg Ryan ve Antonio Banderas’ın başrolde olduğu bir romantik komedi yaz sıcakları için en güzel ilaç olabilir. İkilinin enerjilerine ek olarak Selma Blair ve Colin Hanks’in katkılarıyla sıcak ve romantik bir film olarak seyircisini bekliyor.

“Genç federal ajana yeni ama zorlu bir görev verilir. FBI, bu genç federal ajanın annesi ile erkek arkadaşının uluslararası sanat eseri hırsızlığı yaptığından şüphelenmektedir. Genç ajan, kendisine verilen bu görevde, seksi ve özgür düşünceli annesi ile onun yeni erkek arkadaşını izlemek zorundadır” şeklinde özetlenebilecek konu bundan çok daha fazlasını sunuyor kuşkusuz…

Açılışını Antonio Banderas’ın canlandırdığı sanat hırsızı Tommy ile yapan film, Tommy ve arkadaşlarının beceriksizliği tanıştırıyor bizleri. Çalmak istedikleri heykeli ünlü Louvre müzesinden çalmak isterken Tommy yakalanıyor hem de komik şekilde. Böylece jeneriğe bağlanan seyirciyi hemen ardından küçük bir şok bekliyor. Şişman ve bitik bir Meg Ryan görüyoruz beyazperdede. Göbekli, bakımsız haliyle, bir elinde kola, bir elinde sigara oğlunun gidişini engellemeye çalışırken görmek hayli şaşırtıcı oluyor. Oğlunu (Henry) havaalanına bırakan Marty soluğu yemekte alıyor hemen. Bu sırada kahvesine atılan bir sadaka her şeyin başlangıcı…

Aradan geçen 3 yıl sonra Henry’nin eve dönüşüne tanık oluyoruz. Annesine bakınırken, havuzda gördüğü kadına şaşırıyor. Bu sarışın afetin annesi olduğunu öğrenmesi ise tam bir şok… Sadaka sonrası dilenci kadınlara benzediğini fark edip, hayatında değişiklik yapan yenilenmiş bir anne ile karşılaşmanın şokunu atlatamadan annesinin sevgililerinden biriyle karşılaşıyor Henry ve komedinin fitili yakılmış oluyor.

Tamda bu anlarda filmin en komik karakteri giriyor devreye. İtalyan aşçı filmin en komik karakteri olarak kalıyor. Seyirciye en sıcak ve tanıdık gelen anlar da onun olduğu sahneler zaten.

Henry kendisi gibi FBI’da çalışan nişanlısı ile geliyor, beraber çarşı Pazar dolaşmasında hoş bir kaza sonucu Marty ve Tommy tanışıyor ve film baştan beri kurduğu atmosfere ulaşmış oluyor.

Tommy’nin uluslar arası sanat hırsızı olmasının öğrenilmesinden itibaren biraz çizgi üzerinde duran bir konunun üzerine gidiliyor. Henry’nin, üstlerine annesinin sevgilisi hırsız bilgisini vermesinden itibaren annesi üzerine herkesten duydukları bazen fazla tekrarlarla can sıkıcı hale de geliyor. Tommy’nin FBI tarafından izlenmesi için başlatılan operasyonun başına Henry geçiyor. Tommy’nin ve dolayısıyla Marty’nin bir ekipçe dinlenmesi, ateşli bir anneye sahip olma esprisi adeta lastik haline getiriliyor.

Öyküsünü 2000’lerin dokusuna değil de, 80’lerin dokusuna göre işleyen Senarist/Yönetmen George Gallo pek sürpriz yapmıyor seyircisine film boyunca. Bildik sulardan gitmeyi tercih ediyor. 52 yaşındaki Senarist/Yönetmen Gallo 1986’da “Wise Guys” senaryosu ile girdiği sinema dünyasında hala istediği yeri bulamamış bir isim. Robert De Niro’nun başrolde oynadığı “Midnight Run” senaryosu ile 1988’de çıkış yakalamış ama bu çıkışını devam ettirememişti. 1991’de “29th Street” filmiyle başladığı yönetmenlikte “Annemin Yeni Sevgilisi”yle 6. Filmini bitirmiş ama hala istediği yere gelememiş olmanın sıkıntısını yaşayan Gallo en iyi zamanı olarak 1995 yılını anıyor sürekli. “Bad Boys” filminin ana öyküsünü yaratan kişi olarak aksiyon yerine neden hala romantik komedi ısrarında olması ile anlaşılır bir şey değil. Çektiği 6 filmde de aynı formülü uygulayan Gallo doğal olarak seyircisine yeni bir şeyler veremiyor.

“Annemin Yeni Sevgilisi” yaz aylarının sık tercih edilen romantik komedisi olarak arkasına bu rüzgarı alacak kuşkusuz ama bildik senaryosu ile boş atışta bulunuyor. Banderas ile Ryan arasındaki kimya uyuşmazlığı, annenin cinsellik esprilerinin sık tekrarı sonucu yaşanan can sıkıntısı ve nişanlı rolünde kısa da olsa parlak anlara imza atan Selma Blair’in fazla kullanılmaması, karakterine fazla rol verilememesini eksikleriyle, hoş vakit geçirse de akılda kalmayıp, unutulmaya mahkum görünüyor…


Serkan Murat KIRIKCI

8 Ağustos 2008

‘Mistik Olay’ Hangimiziz?

“Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanlığın sadece dört yıl ömrü kalır” (Albert Einstein)

İlginç değil mi?

Yazıya geçmeden önce bunu bir düşünmenizi istiyorum.

Senarist ve yönetmenliğini, M. Night Shyamalan’ ın üstlendiği, başrollerini Mark WAHLBERG, Emmy Ödüllü John LEGUIZAMO ve Zooey DESCHANEL’ın paylaştığı The Happening (Mistik Olay), son yıllarda çekilen, doğadaki işleyişin hızla sekteye uğradığı ve bunun sonucu oluşacak tehlikelere dikkat çekmeye çalışan son filmlerden.

M. Night Shyamalan, bir açıklama ile New York’a yaptığı bir araba yolculuğu sırasında yolun sağında ve solunda gördüğü ağaçların, bir anda aklında oluşan “Bir gün doğa bize karşı olursa başımıza ne gelir?” sorusunun bu filmi çekmesindeki etken olduğunu belirtmişti.

Film, başlamasıyla birlikte Shyamalan’ın sorusuna cevap olacak garip olaylar içerisine atıyor seyirciyi. New York’taki bir parkta, tüm insanların ilk önce konuşurken saçmalamaya başlaması arkasından hareketsiz kalması ve son olarak kendini bir şekilde öldürmesi sahneleri peş peşe geliyor. Bunlardan en etkilisi bir şantiyenin çatısından kendilerini boşluğa bırakan inşaat işçilerinin görüntüsü. Merak dolu gözlerle, Neler Oluyor? sorusunu sordurarak amacına da ulaşıyor zaten.

Filmin ilk sahnesi, mistik olay sahnesi olsa da olup biteni anlama evresi bir sınıfın içinde Albert Einstein ‘ın yukarıdaki sözü üzerine öğrenciler arasında yapılan tartışma ile geçiyor. Shyamalan bir doğa olayı ile karşı karşıya olunduğunun hissedilmesini ve merakın zirve yapmasını amaçlamış. Bir yandan da ipuçlarını ilk sahneden vermeye başlayarak rüzgârla birlikte sallanan ağaçların görüntüsüne yer vermiş.

Arıları bir kenara koymadan önce, kısa bir süre evvel gösterime giren bir animasyon olan “Arı Filmi” nin hakkını teslim etmek gerek. Albert Einstein’ın sözünün belgesi niteliğinde olan bu animasyon, arıların insanoğlu üzerindeki önemini gözler önüne sermişti. Mistik Olay filminin ilk dakikalarında akla gelen ilk unsur bu animasyondu diyebilirim.

Tüm bunlara ek olarak günümüzde var olan bir “Küresel Isınma” gerçeği ve henüz tam sonucu bilinmemesine rağmen ortaya atılan kıyamet teorilerine bir cevapta vermek istiyor Mistik Olay. “Doğanın bir gidişatıdır, hiçbir zaman anlayamayacağız” tezi savunuluyor film boyunca ve bu tezlerinin doğrulunu verdiği birkaç garip doğa olayı ve aniden kesilmesi ile desteklemek istiyor. Bir amacı da, filme ani bir son veya devam filmlerine yatırım olarak nitelendirilebilir.

Sonrasında şehirden kaçışlar başlıyor fakat diğer şehirlerden de mistik olay haberleri gelince ne olup ne bittiğini öğrenmenin vakti geliyor. Bu sırada filme giren bir bitki yetiştiricisinin “Tütün bitkisi, tırtıllar tarafından saldırıya uğradığında sadece tırtılları öldürecek kimyasal salgılarlar” sözleri son ipucu oluyor.

Sonuç olarak filmin, bitkilerin insanları tehdit olarak görmeye başlaması ve sadece insanların kendi kendilerini öldürmeye itecek özel kimyasal salgılaması ile oluşabilecek faciayı anlatması gibi hedefi var.

M. Night Shyamalan’ı senaristlik konusunda tebrik etmek gerek ölçü bu film olunca. Sonuçta testlerle kanıtlanmış bitkilerin bir kimyasal gerçeği var. Ayrıca insan sesine verdikleri tepkiyi de unutmamış ve onun da testlerle kanıtlandığını belirtmiş.

Ancak konu bu kadar sağlam yakalanmışken birkaç sahne dışında film o kadar sürükleyici değil. Mistik olay ile başrollerin karşılaşma sahnesi çok yapmacık ve üzerinde pek uğraşılmadığı çok açık. Konunun bu kadar etkileyici olmasının ve bu noktaya kadar sürekli bir patlama ortamına hazırlatılmış seyirci beklentilerinin de filmin konusu kadar etkileyici olması ikinci plana atılmış gibi.

Müzik seçimleri inanılmaz kötü. En önemli sahnelerde bile arka fonda uyutmaya çalışan bir tıngırtı söz konusu. Oyunculardan Zooey DESCHANEL senaryodaki konumu itibariyle elinden geleni yapmasına rağmen çok silik kalmış, gözleri filme yaptığı en büyük katkı diyebilirim. Mark WAHLBERG’ e gelince, bu tarz bir filme gidecek bir yüz olduğunu düşünmüyorum. Çok tutuk bir hali var film süresince.

Durum böyle olunca, elinde bir savaş gemisi olan yönetmenin bunu havuzda kullanmaya çalışması gibi bir durum çıkıyor ortaya benim gözümde.

Filmin bir de açık kapısı var. Amerika’nın kuzeydoğusunda ansızın başlayıp ansızın biten mistik olay (temelleri atıldığı gibi) Fransa’ da meydana geliyor 3 ay sonra. Devam filminde, Shyamalan’ın savaş gemisini denize indirmesini bekliyorum kendisinden.

Birkaç benzetme ile filmin teknik olarak kısa bir özetini yapmak istiyorum. Karanlıkta merdiven çıkan bir insanın son basamakta olmasına rağmen bir basamak daha olduğunu zannedip düştüğü durum veya birinin şaka yapmak amacıyla tokat atmak için elini kaldırdığında gözlerin kapatılıp kasılmak fakat beklenen tokadın yerine bir gülme sesinin gelmesi sonrası düştüğü duruma düşürüyor Mistik Olay seyircisini.

Fakat güzel bir mesaj verdiği de çok açık. Bitkilerin bize yaptığı mı Mistik Olay? Yoksa bizim yaptıklarımız bitkiler için mi Mistik Olay?


PremierGrup

Murat SÜNTER

5 Ağustos 2008

Kara Şövalye: Nur İçinde Yat Heath Ledger!

Yazıya başlamadan önce bildirmek isterim bu yazı spoiler içermektedir. Filmi izlemeyenlerin okuması tavsiye edilmez.

Yılın en çok beklenen filmi en sonunda ülkemizde de gösterime girdi. Büyük vaatlerle yola çıkan ve seyircisinde büyük umutlar uyandıran “Kara Şövalye” lafı hiç dolandırmadan söylüyorum beklentilerin çok çok ötesinde bir film oldu.

Öncelikle diğer Batman filmlerinden bambaşka bir filmle karşı karşıyayız. Bir çizgi roman uyarlamasının çok ötesinde, çok daha derin bir konunun, işlenişin ve anlatımın tam ortasındayız. Yüzeysellik yok, ezber yok, klişe yok…”Kara Şövalye” bir kahraman filminden öte tabir-i caizse bir toplum, ahlak draması ve bu mevhumların sorgulaması.

Batman ve Joker’in ikisinin birden filmin iyilik ve adalet timsali salt adil karakteri Harwey Dent’i kendilerine halef seçmeleriyle bir nevi sorgulama başlıyor. Batman, sevdiği kadınla birlikte olmasına rağmen Dent’in asıl iyi, asıl kahraman olması gerektiğine inanıyor. Çünkü Gotham şehrinin maskesiz etten kemikten, güvenilir ve adil bir kahramana ihtiyacı var. Aslında Batman’ın de O’na ihtiyacı var. Çünkü halk Dent’i kahraman ilan ettiği taktirde Batman de istediği normal yaşama kavuşabilir.

Joker’in Harwey Dent’i halef seçmesindeki amaç ise en iyinin bile yozlaşabilirliğini gösterebilmek. En iyiyi kötüleştirip istediği kaosu yaratabilmek, insanları ikileme düşürebilmek. Joker’in işi aslında tamamen zıt kutupları birbirine çakıştırmak ve bundan doğacak sonuçla insanların ezberini bozabilmek. Aslında amaçsız, aldığı işten kazandığı bir oda dolusu parayı benzini döküp yakması, ölüme giderken bile çığlık çığlığa gülmesi,yüzündeki yaralara her seferinde farklı hikayeler bulması O’nun amaçsızlığının, bir geçmişinin yada geleceğinin olmayışının birer ispatı.Tam da kendi tarifinde dediği gibi “İnsanı öldürmeyen şey onu tuhaflaştırır”. Kendisi bu tezinin en güçlü örneği.

Batman her zamanki üstün teknoloji eseri kostümüyle arz-ı endam eylerken görünürde basit bir soygunla fitil ateşlenmiş oluyor. Filmin eleştirdiği diğer konulardan bir diğeri de bu zaten; “olay ne kadar büyük olursa olsun dışardan bakanlar tarafından hep basit görülür” düşüncesi. Hatta filmin sonlarına doğru Joker bunu Batman’a kendisi de söylüyor. Filmde ikilemler üzerinde çok fazla duruluyor. Aslında ikilemden kurtulmak oldukça basit bir yazı tura oyunu kadar. Kazanırsın ya da kaybedersin, iyi ya da kötü, dark night ya da white night, yaşarsın ya da ölürsün… Başta paranın iki tarafı da beyazken sonra bir tarafı kararıyor ve bu nokta da işteee “ two face”…

Gelelim karakterlere ve oyunculuklara...

Batman yine tam formunda, karizma patlaması uçuşları, olağanüstü sesi her şeyiyle dört dörtlük karşımızda. Cristopher Nolan bir önceki Batman filmindeki gibi Bruce Wayne karakterini Batman karakterinden daha derin işlemiş ki önceki filmde çok sevdiğim ayrıntılardan biriydi yine tam isabet olmuş bence. Çünkü süper kahramana çok yüklenmek işi afişe etmekten yüzeyselleştirmekten başka bir işe yaramazdı. Cristian Bale sonuna kadar hakkını vermiş iki karakterinde. Filmin kadın karakteri Rachel ise biraz sönük kalmasına rağmen aslında yine bir ezber bozumunun göstergesi. Çünkü genel itibariyle bu tarz filmlerde kadın karakter hep aşırı güzeldir, esas oğlanın üstünde inanılmaz bir baskısı vardır ve filmin sonuna kadar bir ton gereksiz sahneye neden olur. Oysa Rachel basit bir güzelliğinde arzu nesnesi olabileceğinin bir temsili ve sonra etrafını edilgenleştirmeye çalışmamasıyla da oldukça hoş bir karakter.

Bir diğer adamımız ve filmin 2. en iyi performansını gösteren oyuncumuz Harwey Dent yani Two Face yani Aaron Eckhart… Tamamiyle 10 numara bir oyunculuk örneği. Derin işlenmesi ve aslında filmin temel yapısını oluşturması çok daha etkin kılmış haliyle iki yüzlü Harwey’imizi. Tüm iç acıtıcı hallerini yüzünde fazlasıyla görebiliyoruz. Filmin tamamında oyunculuklar oldukça tatmin edici düzeyde zaten en büyük rolünden en küçük rolüne kadar.

Ve şimdi sıra O’nda, evet Joker’de…

Joker yani Heath Ledger filmin, filmi geçtim tüm Batman serilerinin, onları da geçtim tüm çizgi roman uyarlamalarının ve sinema tarihinin en en en büyük oyunculuk performanslarından birini gösteriyor. Seyircisine haykırır derecede “yok böyle bir adam” dedirtiyor. Maskeli yada makyajlı karakterlere karşı genellikle hep bir ön yargı vardır. Ama hadi yüzü geçelim böyle bir vücut dili örneği yok!. Ki ayrıca yüzü geçmeyelim de zaten sürekli dudaklarını manyaklar gibi yalaması göz hareketleri, kafa hareketleri, o iğrenç gülüşü, eğik yürüyüşü, her ama her şeyiyle dört dörtlüğün bile ötesinde bir oyunculuk. Heath Ledger karaktere öyle mimikler öyle bir ruh hali katıyor ki seyirci resmen ağzı açık izliyor. Hastaneden çıktığı sahne bile tüm oyunculuğunu anlatmaya yeter. Bu makyaj önyargısı en çok Oscar ödüllerinde var ki Johnny Depp’in Jack Sparrow’la ödül alamamasının nedeni de buydu ama tutup ta Joker’i Jack Sparrow’la kıyaslayıp O’na ödül vermezlerse kendimi HOLLYWOOD yazısından aşağı atmayı planlıyorum.

Son olarak filmin görselliğinden ve keşke olsaydı dedirten yönlerinden söz edelim. Görsel olarak “Batman Begins”’te yapılamayan her şey yapılmış denilebilir. Aksiyon sahneleri oldukça iyi. Özellikle filmin başındaki banka soygunu sahnesi ve sonraki tır sahnesi. Batmanın uçuşları, arabasının motora dönüşmesi, Lau’yu binadan çıkardığı sahne çok çok iyi sahneler.

Filmde keşke olsaydı dediğim tek bir şey var ve eğer o olsaydı bu film bir başyapıt olurdu hiç şüphesiz. Sivillerin mahkumların teknesini patlatma noktasına geldikleri anda orda bir cesaret Nolan o patlamayı yaptırsaymış söylediğim gibi bir başyapıt daha tarihe geçmiş olurmuş. Ama ne kadar öteye gidilirse gidilsin sonuçta bu bir Batman filmi ve devamı da olacak eğer o patlama olsaydı devam olasılığı ortadan bir ihtimal kalkmış olurdu aslında çok da haksız sayılmazlar patlatmamış olmakla. Zaten filmin sonunda Batman’ın, Harwey Dent’in şehit ilan edilmesini, asıl kahraman olmasını sağlaması, kendisini kara şövalyeliğe hapsetmesi de filmin bir “Batman” filmi olduğunun altını ispirtolu kalemlerle çizerek gösteriyor.

Sin City’den daha iyi bir çizgi roman uyarlaması yapılamaz diyordum ama işte yapıldı. Sin City’nin papucu böylece dama gitti.

Nur içinde yat Heath Ledger…

PremierGrup

Nuran Akay

4 Ağustos 2008

Uyanık ‘Mumya’lar, Sinemalife’a kapak oldu



Türkiye’nin ilk online sinema dergisi sinemalife.com, her geçen sayıda dolu içeriğiyle yolculuğuna soluksuz devam ediyor. Ağustos ayının önemli filmlerinden olan ‘Mumya: Ejder İmparatoru’nun Mezarı’nı kapağına taşıyan sinemalife.com, geçmişten günümüze Mumya’nın yolculuğunu da anlatıyor. Derginin bu ay zoom yaptığı isimler ise Star Wars’ın mimarı George Lucas ve İspanyol aktör Antonio Banderas, güzel yıldız Meg Ryan. Sinemalife sayfalarını bu sayıda kısa film ödül avcısı Ayçe Kartal’a da açtı. Kazakistan’daki festivalde en iyi animasyon kısa film ödülünü alan Kartal’ın, animasyon ile ilgili çarpıcı açıklamalarını bulabilecek sinemaseverler. Sinema sektörünün emektarlarını sayfalarına taşımaya da devam eden sinemalife.com’un bu ayki konuğu Pinema’nın Genel Direktörü Uluç Küçüközcan.

Bu sayıda vizyona giren ya da girecek filmlerle ilgili eleştiri ve değerlendirmeleri de okuyabilecek sinemaseverler. Her biri usta ve yetenekli gençlerin kaleminden çıkan bu yazılarla sinema önü tercihlerinizi belirleyebileceksiniz.

Eleştirilerin yanı sıra, vizyondakiler, güncel sinema haberleri, pek yakında beyazperdede gösterilecek filmler bu sayıda. Meraklılarının ilgiyle takip ettiği ‘Kült diye’ köşesinde bir Ridley Scott klasiği ‘Gladyatör’, replikte ise bu kez ‘Geçmişin Gölgesi’ndeki, hapishanede geçen diyalogları bulabilecek sinema tutkunları. Okuyucusunun yoğun ilgi gösterdiği 'dvd' ödüllü yarışma sayfaları yeni çıkan dvd’lerin tanıtımının da bulunduğu dergide, teknoloji haberlerine de yer veriliyor.

www.sinemalife.com bir tık uzağınızda.

3 Ağustos 2008

Osman Yağmurdereli Seni Unutmayacağız...

Tedavi gördüğü Acıbadem Hastanesi'nde enfeksiyonda ilerleme olması ve solunum sıkıntısı yaşaması üzerine yoğun bakım ünitesine alınan Yağmurdereli, yaşam destek ünitesine bağlı olarak tutuluyordu. Durumu ciddileştiği için uyutulduğu öğrenilen Yağmurdereli saat 02.25 sıralarında vefat etti.

Yağmurdereli'nin doktoru İç Hastalıklar Uzmanı Dr. Keramettin Şar, Yağmurdereli'nin bağırsak kanseri tanısıyla 11 Temmuz'dan beri hastanede tedavi gördüğünü belirterek, Yağmurdereli dün sabah 05.30 sıralarında gelişen solunum yetmezliği nedeniyle yoğun bakıma alındı. Fakat çoklu organ yetmezliğine girdiği için yapay solunum desteği gören hastamız da 02.00 sıralarında kalp durması gelişti. Tüm müdahalelere rağmen 02.25 sıralarında Yağmurdereli'yi kaybettik. Kendisine Allahtan rahmet yakınlarına da başsağlığı diliyoruz" diye konuştu. Doktor Şar, Yağmurdereli'de "Geçici bir iyileşme vardı. Kendi isteği üzerine bir gün süre ile evine gitmesine izin verdik. Tekrar hastanemize döndü. İzin de de gerekli tıbbi desteği vermiştik" diye konuştu.

Sanat camiasındaki bu acı kaybımız hepimizi derinden üzmüştür. Tüm dostlarına başsağlığı dileriz,

Mekanı Cennet Olsun...