Ara Verdik

Sinemayadair.com web hosting problemleri sebebiyle uzun bir süre yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. Bu durumdan dolayı tüm Sinemayadair.com takipçilerinden özür diliyoruz.

Hosting problemlerinin giderilmesiyle birlikte, Sinemayadair.com yeni yüzüyle ve öncekinden daha dolu, güncel ve zengin sinemaya dair içeriklerle pek yakında yayında olacak...

Bu süre boyunca Sinemayadair.com'u sosyal medyadan takip edebilirsiniz:

31 Aralık 2007

İyi Seneler!


Hepimizin tüm ilgisi gelecek olmalıdır, çünkü yaşamımızın geri kalanını orada geçireceğiz. 2008 yılı geleceğimize atacağımız ilk adımdır. Tüm adımlarımızın sağlam olması dileğiyle nice mutlu yıllar dilerim...

21 Aralık 2007

Ölümlü İsen Cesur Ol!

Kimse ölümsüz değildir… Fakat Beowulf cesurluğuyla ölümsüzlüğü hakeden bir kahraman. Özellikle Ortaçağ Avrupası’nda pek çok kahraman peyda olmuş, kötülerle savaşmak için halkın desteğini almış ve her seferinde iyiler yani kahramanımız kazanmış ve halkını kurtarmıştır. Çeşitli kahraman türleri vardır. Herkül ve Zeyna gibileri mitolojiden gelir; Batman ve Örümcek Adam gibileri ise şehir kahramanlarıdır ve çizgi romanlardan gelirler. Bizim kahramanımız Beowulf ise epik destanlara konu olmuş bir yiğittir hani bizim Kara Murat’ımız ve Malkoçoğlu’muz gibi…


Beowulf, ölümsüz olarak anılabilecek kadar cesur! Konusu itibariyle iyi bir malzeme… Bu malzemeyi sinemaya uyarlayarak çok iyi değerlendirmişler. Oyunculara bakınca, başrolde göze çarpan bir star yoktu fakat buna da gerek yoktu çünkü böyle kahramanlık rolleri için bence tanınmış bir yıldızın oynaması bir hatadır ki bu filmde Ray Winstone gerçekten Beowulf'un hakkını tamamen verdi. Oysaki daha önceki 1999 yapımı Beowulf’da “İskoçayalı”dan tanıdığımız Christopher Lambert ve 2005 yapımı Beowulf&Grendel filminde ise “300 Spartalı”dan tanıdığımız Gerard Butler kahramanımız olmuştu. Peki kaçımız bu filmleri biliyoruz?… Daha sonra Anthony Hopkins ve Angelina Jolie iki starımız için bu filmde rol dağılımı çok yerinde. Filme ilgi çekmek için starlar gerekir fakat film çok fazla bu starlar etrafında dönünce sıkıcı olabilir. Bu filmde böyle olmadığı için film tam tadında seyir aldı.


Peki başka kimlerdi bu malzemeyi iyi değerlendirip böyle tadında bir fantastik film ortaya çıkaran? Tabiki yapımcı yönetmenimiz Robert Zemeckis… Teknolojiyi sinemayla buluşturan isimlerdendir ki hatırlarsınız "Geleceğe Dönüş" 1985 yapımıdır. Daha çok gerilim türünde ürünler veren yapımcı yönetmenimiz, 2004 yılında Tom Hanks'in boşrol aldığı "Kutup Ekspresi" ile sinemaya teknolojiyi uyarlıyorum diye uyarı vermişti zaten. Ve 2007, Dünya'nın ilk uzun matrajlı 3 boyutlu sinema filmi!..


Ne yazık ki 3 boyutlu haliyle Türkiye’de sadece İstanbul ve Ankara’da çok az sinemada gösterime girdi. Sanırım Türkiye’de toplam sadece 4 sinema salonu 3 boyutlu sinema için bütçe ayırmış. Avrupa’da bu sayının 200 olduğunu okumuştum(!) Zaten Türkiye’de sinema sahipleri izleyici bulamadıkları için seansları iptal ediyorlar, 3 boyutlu sinema için bütçeyi nereden bulsunlar?(!)


Müzik kulağım pek iyi olmasa da filmin müzikleri beni pek etkilemedi. Fakat daha önce Robert Zemeckis’in bir kaç filminde de müzik adamlığını üstlenen isim, Alan Silvestri bu kadroda yerini almıştı… Yani aslında Alan Silvestri tanıdığım en iyi müzisyenlerden birisidir ki Geleceğe Dönüş ve Mumya gibi filmlerde yaptığı müzik beni çok etkilemiştir.


Ve film başladı… Sinbad’ımsı bir haliyle kahramanımız denizde, Hrothgar’ın krallığına gidiyor. Kralımız ise görülmeye değer, Anthony Hopkins, zafer nidaları atan bir sarhoş… Bu zafer nidaları Grendel’ın kulaklarına zarar vermiş olmalı ki yaratığımız hemen ortaya dalıveriyor ve şimdiden bir kaç kelle götürüyor. Kendinden emin adımlarla adamlarıyla birlikte kralın huzuruna gelen kahramanımız, Grendel’ı yeneceğine söz veriyor ve dediğini çıplak bir şekilde yapıyor! Bunun ödülü olarak kraldan altın bir kadeh kazanan savaşçımızın başı daha büyük bir tehlikede. Çünkü Grendel’ın annesi korkunç şeytan Angelina Jolie ki güzelliğiyle Beowulf’u baştan çıkarıyor. İşte her kahramanın aslında bir zayıf noktası bulunur tezi doğrulanıyor adeta. Bizim kahramanımızın da zayıf noktası güzel kadınlar…


Yaşasın yeni kralımız Beowulf! Böylelikle şeytan sözünü tutmuş oluyor. Beowulf’da korkunç bir yalan söylemek zorunda kalıyor. Fakat kral olmanın, bir kahraman için olunması geren en son şey olduğunu Beowulf ne yazık ki geç anlayacak…


Yıllar yıllar… Beowulf’un kadınlara olan zaafından taviz vermemiş olduğunu görüyoruz. Kraliçe’yi gözleri önünde aldatır durumda. Artık savaşlara bile kral olarak sadece at sırtında katılan ölümsüz savaşçımız, gün geçtikçe kahramanlığından bir şeylerin eksildiğinin farkına varır. Şeytana sözünün karşılığı olarak verdiği altın kadeh bir bataklıkta bulunur ve kahramanımız tekrar kahraman olmak için kolları sıvar! Tabiki geçmişte söylediği yalan içini kemirir durumdadır.


Savaşçı kralımız cesurluğundan hiçbir şey kaybetmemiştir. Ejderhayla bile korkusuzca savaşır ve halkını kurtarır. Bu sahnelerde güzel bir dram işlenerek film sonlanır tabiki güzel şeytanımızı filmin sonunda yeniden görüyoruz…


Film görsel olarak tamamen yeni bir çağ açmış, Robert Zemeckis yine bunun öncülüğünü yapmıştır. Film için görsel efekt ve animasyon departmanlarında yüzlerce kişi görev almış ve sonuç olarak bu görsel sinema şöleni ortaya çıkmış. Ölümsüzleşmenin tek yolu, işte cesur kahramanımız Beowulf! 3 boyutlu izleyenler için, Beowulf’a uzatılan mızraklara dokunmaya çalışmamanız dilekleriyle iyi seyirler…


BÖYLELİKLE İLK KRİTİĞİM HAYIRLI UĞURLU OLSUN! :)

Mamma Mia!


İsveçli müzik grubu ABBA’nın şarkılarını temel alan aynı adlı Broadway müzikalinin sinema uyarlaması "Mamma Mia!", Phyllida Lloyd’un yönetmenliğinde 3 Ekim 2008’de UIP Filmcilik dağıtımıyla vizyona çıkıyor!

Başrollerinde 14 kez Oscar adaylığı

elde eden ve iki kez Oscar kazanan efsanevi oyuncu Meryl Streep ve ayrıca Pierce Brosnan gibi yıldızların oynadığı filmin prodüksiyon amirliğini iki Oscar ödüllü Tom Hanks ve eşi Rita Wilson, yapımcılığını ise Tom Hanks’in Playstone yapım şirketindeki ortağı Gary Goetzma

n üstlenmiş. Tom Hanks ile eşi Rita Wilson’ın yapımcılığını üstlendiği “My Big Fat Greek Wedding” 5 milyon dolara malolmuş ve dünya sinemalarında 368 milyon dolar hasılat elde etmişti.

Mamma Mia’da babasının kimliğini keşfetmeyi ümit eden genç bir kız olan Sophie Sheridan’ın öyküsü, ünlü pop grubu Abba’nın hit şarkıları eşliğinde anlatılıyor. Sophie Sheridan evlenme aşamasına gelmiş genç bir kızdır. Nikâhtan bir gün öncesinde annesi Donna’nın 20 yıl önce ziyaret ettiği Yunan adalarında yaşadığı geçmişinden üç erkek birden getirir.

19 Aralık 2007

Kurban Bayramı'nız Mübarek Olsun!..


Birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik ve dostluğumuzu en sıcak şekilde hissedeceğimiz mübarek Kurban Bayramınızı tebrik eder, mutluluklar dilerim...



En delice esen seher yeli, en güneşli günler, en parlak gecedir bayramlar. Yüreklerde bir esinti ve barış paylaşımına en sıcak 'merhabadır' bayramlar. Her şey gönlünüzce olsun!

17 Aralık 2007

Akbank 4.Kısa Film Festivali’nde Sonuçlar Belli Oldu


Bu yıl “Kısa Filmciler Toplanıyor” sloganıyla 3-13 Aralık tarihlerinde gerçekleşen Akbank Kısa Film Festivali, yurt içi ve yurt dışından gelen geniş katılımı, farklı bölümleri, atölye çalışmaları ve söyleşileri ile dördüncü kez düzenlendi.

Festivalin yarışmalı bölümüne 343 film başvurdu. Filmler arasından oluşan 30 filmlik seçki “Festival Kısaları” olarak 10 gün boyunca izleyicilerle buluştu. 29 farklı ülkeden, 91 farklı film, 64 seans, 10 farklı söyleşi ve atölye çalışması, sinema dünyasından 29 konuğu ile Akbank Kısa Film Festivali’nin 10 gün boyunca Akbank Sanat, İstanbul Cervantes Enstitüsü salonlarında sinemaseverlerle buluştu.

343 filmi izleyen ön eleme jürisi bu yıl Altyazı dergisi genel yayın yönetmeni Fırat Yücel, oyuncu Beste Bereket, Festival Koordinatörü ve Yönetmen Selim Evci’den oluştu.

Festivalin yarışmalı bölümünde ise yine iki ayrı kategoride jüri oluşturuldu. “En İyi Kurmaca Film”ini belirleyen Kurmaca Kategorisi Jüri Kurulu bu yıl Sinema Yazarı Atilla Dorsay, Yönetmen Ezel Akay, Oyuncu Fikret Kuşkan ve Akbank Sanat Yöneticisi Derya Bigalı’dan oluştu.

En İyi Belgesel Film”i belirleyen Belgesel Kategorisi Jüri Kurulu’nda ise bu yıl belgesel yönetmenleri Nebil Özgentürk ve Tolga Örnek, fotoğraf sanatçısı İzzet Keribar, yol öykücüsü Tayfun Talipoğlu ve Akbank Sanat Yöneticisi Derya Bigalı’dan oluştu.

Jürilerin değerlendirmeleri sonucunda;

En iyi Kurmaca Film” ödülü yönetmenliğini Mehmet Aslan’ın yaptığı “Bir Cinayetin İki Öyküsü”nün ,

En İyi Belgesel Film” ödülü ise yönetmenliğini Dilek Taşdemir’in yaptığı “İntihar Ederdim”in oldu.

Bu eserler 5000’er YTL ile ödüllendirildi.

Ayrıca;

Kurmaca kategorisinde Seyfettin Tokmak’ın "Güvercin Taklası", Senem Tüzen’in "Unus Mundus", Alper Çağlar’ın "Camgöz" adlı filmlerine ; belgesel kategorisinde ise Timurtaş Onan’ın "Sokak Çocukları", Oktay Altunnar’ın "Sis" filmlerine jüri tarafından mansiyon ödülü verildi.

Festivalin ödül töreni ve kapanış partisi, 13 Aralık Perşembe akşamı oyuncu Gülçin Santırcıoğlu sunuculuğunda The Hall’da gerçekleşti. Törende , festivalin “Kısadan Uzuna” bölümünün konuğu Derviş Zaim’e ve Virgil Widrich’e; “Belgesel Sinema” bölümünün konuğu Coşkun Aral’a teşekkür plaketleri verildi.

Törenin sonunda En İyi Kurmaca ve En İyi Belgesel filmlerin gösterimi gerçekleşti.

Gecede En İyi Kurmaca film ödülünü Ezel Akay, En İyi Belgesel ödülünü Nebil Özgentürk, Kurmaca Mansiyonları Aykut Oray, Beste Bereket, Yüksel Aksu ; Belgesel Mansiyonları ise Tayfun Talipoğlu ve İzzet Keribar verdi.

16 Aralık 2007

Beowulf, Senin Elin Kanar Mı?


Hayatımız 'kahramanımızı' aramakla geçiyor. Birgün çıkıyor karşımıza o herşeyi değiştirmesini, güzelleştirmesini beklediğimiz 'kurtarıcımız'. Ancak çok geçmeden anlıyoruz ki; gözümüzde büyüttüğümüz, yücelttiğimiz hatta varlığından ötürü şükrettiğimiz bu 'kahraman'; aslında hataları, zaafları, kusurları olan; sadece biraz daha güçlü görünen ya da öyle görünmeye çalışan, bizim gibi biri...İşte Ölümsüz Savaşçı Beowulf'un hikayesi tam bu eksende gelişiyor.


Hangi dile, hangi kültüre ait olursa olsun, kahramanlık hikayeleri genelde birbirine benzer aslında. Ancak; güçlü, cesur ve inançlı olmak, halkı için kendini feda etmek gibi klişe temaların dışında, anlatmak istediği başka şeyler var Beowulf'un. Film, hop oturtup hop kaldıran, aksiyon dolu sahneleri ile izleyenlere sadece keyifli bir seyir vadetmekle kalmıyor; vurguladığı manevi değerler ile de benzerlerinden ayrılıyor.

Korkusuz ve güçlü savaşçı Beowulf; lanetlenmiş Kral Hrothgar ve halkını, canavar Grendel'in vahşetinden ve annesinin lanetinden kurtarmak için; batı edebiyatında 'ana rahmi' olarak yorumlanan denizin getirdiği bir kurtarıcı edasıyla, karaya adım attığı ilk gece, Grendel ile hiçbir silah kullanmadan, çırılçıplak savaşıyor ve aksiyonu bol sahneler sonrasında onu alt etmeyi başarıyor. Mutlu sona ulaşıldığını zannettiğimiz bu zafer sahneleri, aslında Beowulf'un esas savaşının başlangıcı oluyor.

Grendel gibi dev bir yaratığı yerle bir eden bu cesur savaşçı; zaaflarına yenik düşerek; Angelina Jolie'nin canlandırdığı hali ile pek bir seksi görünen; Grendel'in şehvetli annesinin davetkar oyunlarına kanıyor ve Kral Hrothgar'ın yıllar önce işlediği aynı hata yüzünden hayatını mahveden lanet bu defa Beowulf'a musallat oluyor. Kral Hrothgar, lanetten kurtulmanın verdiği huzurla, belki de hayatında ilk defa rahat bir nefes alıp, kendini uçurumdan aşağı denize bırakarak, ana rahmine geri dönüyor...Yaşasın yeni kralımız Beowulf!

Beowulf, kral olarak geçireceği ömrü boyunca peşini bırakmayacak lanete sebep olan 'kadın zaafı' ile barışık bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Başlarda gönlünü kaptırdığı, kendisine hediye edilen Kraliçe'nin dışında, genç bir sevgilisi de olan sadakatsiz kahramanımız, tabir-i caizse uslanmak bilmiyor. Dağları taşları delip geçecek güce sahip olduğuna inanan Beowulf'un; hiç çekinmeden, adeta doğru olduğuna inanarak söylediği yalanlar ve zamanla haddini aşıp 'kibir' derecesine yükselen özgüveni; bir halkı kurtarmayı başaran kahramanımızın kendi sonunu hazırlayan insani kusurları olarak göze çarpıyor. Hikayenin sonuna doğru, hatasını itiraf edecek hatta 'bu defa başaramayacağını' düşünecek kadar alçakgönüllü bir tablo çizen ölümsüz savaşçı Beowulf; insanoğlunun, hangi statüde olursa olsun, hata yapabileceğini, başarısız olabileceğini ve ismi çağlar boyunca yaşasa da, diğerleri gibi 'ölümlü' olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Bu açıdan Beowulf, tüm zamanlara hitap eden öğretileri ile eşsiz bir ibret hikayesi olarak değerlendirilebilir.

Okulda, İngiliz edebiyatının anonim eserlerinden biri olan Beowulf Destanı'nı incelerken; Beowulf'u Ray Winstone kadar yakışıklı ya da Grendel'in annesini Angelina Jolie kadar güzel hayal etmemiştim doğrusu. Beowulf'un sinema uyarlamasının en başta oyuncu kadrosu ile dikkat çekmeyi başardığı ortada. Üstelik oyuncuların, hikayenin efsanevi ve tarihi dokusunu zedelemeyen performansları ile takdire değer bir iş çıkarttıklarını da belirtmek gerek.

Filmin üç boyutlu olarak gösterildiği dev salonda; 3D teknolojisi sayesinde Grendel'a atılan mızraklar üzerimize geliyormuş gibi hissederken, kaç kişi yukarıda yazılanları düşündü, bilemiyorum...


Serkan TAVŞANOĞLU

Beyaz Melek : Ağlama Seansı


Medeniyet seviyesi yükselen toplumların kaçınılmaz sonu olarak görülen ‘bireyselleşme’ ve ‘duyarsızlaşma’ gibi sosyal hastalıklara reçete olarak piyasaya sürülen ‘iyi insan olma sanatı’ konulu onca eser var bildiğim. Ancak şunu söylemeliyim ki; ‘Beyaz Melek’ (2007) vermek istediği mesajları insanın gözüne sokarcasına direkt ve net bir şekilde işleyerek, hepsini solluyor.

Elbette ki bir sinema filmi, türü ne olursa olsun, izleyicisine gözden kaçırdığı bazı gerçekleri göstermek, önemini yitiren kimi hassasiyetleri anımsatmak, giderek duyarsızlaştığımız konulara dikkat çekmek ya da genel olarak ‘mesaj vermek’ gibi sorumluluklar taşıyabilir. Ancak bu mesaj kaygısı, bir tür ‘mesaj çorbasına’ dönüşünce ve bizden bu çorbayı tadına bile bakmadan, önümüze geldiği gibi içmemiz beklendiğinde; pek de keyifli olmuyor.

Mahsun Kırmızıgül’ün ‘sosyal sorumluluk projesi’ olarak değerlendirebileceğimiz ‘Beyaz Melek’, görüntü tekniği ve kalitesi, çoğu tiyatro kökenli oyuncularının göz dolduran performansları ve zaman zaman savaş filmlerini anımsatıyor olsa da, duyguları harekete geçiren müziği ile takdire değer bir çalışma, ona kimsenin bir diyeceği yok. Kırmızıgül, herşeyden önce; Tomris Oğuzalp, Suna Selen, Erol Günaydın, Yıldız Kenter ve Gazanfer Özcan gibi değerli oyuncuları biraraya topladığı için teşekkürü hakediyor.

Müzik dünyasında yaptığı çalışmalardan sonra statü atlamak için sinemayı denemek gibi bir stratejinin ilk ürünü olarak görmüyorum ‘Beyaz Melek’i. Bu projeye samimiyetle girişildiğini hissettiriyor filme gösterilen özen. Ancak filmin her karesine işleyen bu mesaj kaygısı, bize ‘ne hissetmemiz gerektiğini bağırarak söyleyen’ sıradan dram filmlerinden birine dönüştürüyor bu kadar iddialı bir çalışmayı. Filmdeki öğretiler didaktik bir şekilde direkt aktarıldığı için, izleyicinin şahsi değerlendirmeleri sonrasında kendine göre dersler çıkarmasına izin verilmiyor ve güzelim filmin ‘kıssa’ adı verilen ibret hikayelerinden farkı kalmıyor.

Filmin ilk yarısında; huzurevine bırakılan, yakınları tarafından terk edilen, bir nevi ‘kaybedenler kulübü’ görüntüsü çizen yaşlı insanların yaşadığı acılar ve bazı çaresiz hastaların huzurevinin zalim bir çalışanı tarafından gördüğü şiddet dolu kötü muameleden yola çıkılarak dikkat çekilen yaşlılık ve vefasızlık temaları ile yetinemeyen Beyaz Melek; insani değerlerimize zarar veren her türlü yozlaşmadan tutun da, toplum içinde yaşanan birçok uyuşmazlık, hatta Türkiye’nin siyasi gündemini meşgul eden kritik konular hakkında bile bize ders vermeye çalışıyor. Film başlı başına bir öğreti aslında; metropol hayatının doğurduğu sonuçlar, azınlıkların kardeşliği, birlik beraberlik, silah / savaş karşıtlığı, yaşlılık, büyüğe saygı, misafirperverlik, vefasızlık, çaresizlik, ölüm, inanç, Allah’ın varlığı, dostluk, sevgi ve aşk üzerine…Bu kadar fazla mesajı bir çırpıda alınca, ruhsal hazımsızlık yaşıyor insan filmden çıktığında.

Anadolu’nun saf, temiz kalpli, iyi niyetli, saygılı, terbiyeli ve ‘insan gibi’ insanları karşısında; metropol hayatında varlığını sürdürmeye çalışan modern zaman kurbanları olarak kendimizi kötü, vefasız, duyarsız ve hatta ‘zavallı’ hissetmemizi sağlayan onca sahneden sonra; vicdanımızla hesaplaşarak; döktüğümüz gözyaşlarına göre kendimize not veriyoruz ‘iyi insan’ olmak konusunda. Kalbimizin ne kadarının temiz kalmasını başarabildiğimizi ölçüyoruz bir bakıma. Filmin bu konuda dikkat çeken eksikliği ise; metropol insanının dejenere olmasına, bireyselleşmesine, duyarsızlaşmasına ve öz değerlerini kaybetmesine sebep olan nedenlere hiç değinilmemiş olması.

Kendini biraz yorup, aklını kullanarak, filme dair kendi yorumunu ortaya koymaya gerek duymadan; film boyunca verilen açık ve net ‘AĞLA’ komutlarını alır almaz, salya sümük ağlayıp rahatlamak isteyenler için biçilmiş kaftan ‘Beyaz Melek’. Ancak ben ısrarla inanıyorum ki; Türkiye’de çoğu insanın, yaşlı yakınlarına değer vermesi gerektiğini hissetmesi, vefasızlığın yanlış olduğunu düşünmesi ya da sevginin insana sunulan özel bir hediye olduğunu farketmesi için iki saatlik bir ağlama seansına ihtiyacı yok.


Serkan TAVŞANOĞLU

8 Aralık 2007

gnçtrkcll Sinema Sezonu Başladı!


“Biletler Benden diyebildiğin bi’ yer var mı bildiğin?” sloganıyla Turkcell şirketinin gençlere özel tarifesi genç turkcell, anlaşmalı sinemalarda bir bilet alana 2. bilet bedava kampanyasını geçtiğimiz günlerde başlattı.


Kampanyaya göre “her Pazartesi ve Perşembe, gnçtrkcll’ye 2. bilet bedava!...”


Kampanya Koşulları:

Kampanyadan geçerli kulüp şifresine sahip gnçtrkcll’liler yararlanabilir. Güncel şifre bilgisi SFR yazıp 2222’ye gönderilerek ücretsiz olarak öğrenilebilir.

Kampanya 31.05.2008 tarihine kadar bayram tatillerii ilk ve orta öğrenim sömestre tatil dönemleri dışında geçerlidir.

Anlaşmalı sinemalarda her üye günde sadece 1 adet bedava bilet alabilir.

Turkcell hiçbir gerekçe göstermeksizin kampanya süresini değiştirme, kapsamını kısıtlama ve/veya genişletme hakkını saklı tutar.


2009 SEZONU YENİ GNCTRKCLL KAMPANYASI HABERİ İÇİN TIKLAYINIZ.
2010 SEZONU YENİ GNCTRKCLL KAMPANYASI HABERİ İÇİN TIKLAYINIZ.

6 Aralık 2007

SİYAD'ın Yeni Başkanı


Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) 8. Dönem Genel Kurulu’ndan yeni bir başkan çıktı. 3 Aralık 2007'de yapılan 8. Dönem Genel Kurulunda yapılan oylamada Murat Özer, 3 yıllık bir süre için başkan seçildi.

Beyoğlu’ndaki Dirty adlı mekanda yapılan 8. Dönem Genel Kurulu, 41 SİYAD üyesinin katılımıyla gerçekleşti. Hararetli tartışmaların yanı sıra ‘renkli’ görüntülerin de yaşandığı ve yaklaşık üç saat süren toplantıda söz alan üyeler, dernekle ilgili temel sıkıntılarını belirtirken, oturum başkanlığını deneyimli sinema yazarı Burçak Evren üstlendi.

Seçime listeyle katılan tek başkan adayı olan Murat Özer’in listesi, 41 SİYAD üyesinin 36’sının oylarını aldı ve bugüne kadarki en büyük çoğunlukla seçilen Yönetim Kurulu oldu. Empire Türkiye dergisinin yayın danışmanlığını yürüten Özer’in başkanlığındaki Yönetim Kurulu’ndaki görev dağılımı ise şöyle gerçekleşti: Akademisyen sinema yazarı Tuna Erdem (Başkan Yardımcısı), Haftalık Antrakt Sinema Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yavuz (Genel Sekreter), Altyazı dergisi Genel Yayın Yönetmeni Fırat Yücel (Dış İlişkiler Sorumlusu), Sinema Merkez dergisi sinema yazarı Uygar Şirin (Basın Sözcüsü).

Derneğin Denetim Kurulu’na DIGITURK dergisi editörü Okan Arpaç, Total Film dergisi editörü Burcu Aykar Şirin ve Empire Türkiye dergisi Yazı İşleri Müdürü Burçin S. Yalçın seçilirken, Haysiyet Kurulu’nu da Türkiye gazetesi sinema yazarı Erol Bilem, Sinema Merkez dergisi sinema yazarı Murat Erşahin ve Milliyet Sanat dergisi sinema yazarı Ali Ulvi Uyanık oluşturdu.

Murat Özer, seçildikten sonra yaptığı ve oldukça heyecanlı olduğu gözlemlenen konuşmada, üç yıllık yeni dönemdeki hedeflerinin başında derneğin ortak çalışmalarının geldiğini söyledi. Bunları gerçekleştirmek için Genel Kurul’da seçilen üç kurulun yanı sıra alt kurullar oluşturulacağını ve böylece dernek üyelerinin yönetimde olabildiğince çok pay sahibi olacağını dile getiren Özer, 1993’teki kuruluşundan bu yana üyesi olduğu ve üç dönem Yönetim Kurulu üyeliği görevi üstlendiği SİYAD’ın Atilla Dorsay ve Mehmet Açar’dan sonra seçimle gelen üçüncü başkanı oldu.

3 Aralık 2007

LOST 4. Sezon


Tüm dünyada reyting rekorları kıran, son yılların en muhteşem dizilerinden biri olan LOST, Şubat 2008’den itibaren yeni 4. sezonuyla gösterime giriyor.
Yapımcılar, dizinin 4. sezon fragmanını yayınlamak için ABD’nin iki önemli sinema zinciriyle anlaştı. Anlaşma sayesinde 4. sezon fragmanı, Aralık ayı boyunca PG reytingli tüm filmlerden önce gösterilecek.
ABC’deki kaynaklara dayanılarak verilen bir haber ise LOST’un tamamlanmış olan sekiz bölümünün, diziden nefret edenleri bile diziye hayran bırakacak derecede güzel olduğu yönünde.
Flashbacklerle ilgili ise 4.sezon boyunca, sadece flashbackler görmeyeceğimiz, bazı bazı gelecekten görüntülerin de karşımıza çıkacağına dair haberler, LOST hayranlarını meraklandırıyor.
Senarist ve yapımcılar 2. sezondan 3. sezona girerken uzun arayı doldurmak için ve seyirciyi diziden soğutmamak için “The Lost Moments”in bir değişiğini 3. ve 4. sezon arası için 13 hafta sürecek olan ve “Missing Pieces” adı verilen bölümler hazırladı ve bu bölümler her pazartesi yayınlanıyor.

Lost dizisinin yerli versiyonu çok yakında!...
Lost’un yerlisini çekmek için yapımcı Ferdi Eğilmez kolları sıvadı. Grey’s Anatomy dizisinden kopyalanarak ekranlara getirilen Doktorlar dizisinin elde ettiği reyting başarısı, hem Show TV yönetimini hem de yapımcı Ferdi Eğilmez’i cesaretlendirdi. Yapımcı firma, yüksek bir prodüksiyon gideriyle çekilecek olan dizi için 13 bölüm yayınlanma garantisi istiyor. Eğer anlaşmada pürüz çıkmazsa, dizi, “Kayıp” adıyla Show TV ekranlarına gelecek.

1 Aralık 2007

Başımız Sağolsun...


İstanbul – Isparta seferini yapan uçağın feci bir şekilde, Isparta yakınlarında kaza yapması sonucu ne yazık ki mürettabat dahil kurtulan olmadı. Hayatını kaybeden yolcular arasında bilimsel bir kongre için Isparta’ya gitmekte olan Doğuş Üniversitesi Fizik Bölümü hocalarım da bulunuyordu. Hayatını kaybeden çok değerli hocalarımız:

Prof. Dr. Şenel BOYDAĞ

Doç. Dr. İskender HİKMET

Araş. Gör. Mustafa FİDAN

Bilim şehitlerimize Allah’tan rahmet, akraba ve dostlarına başsağlığı diliyoruz.

Hepimizin başı sağolsun, mekanları cennet olsun...

Musallat



İlk bakıldığında bazı filmler sadece öylesine bir konuyu işler. Bazıları ise ders verir, sakının der. İşte “Musallat”ta böyle bir film. İçinde diğer âlemden olan varlıklarla temas etmeyi işleyen bu filmin din ile ilgili olduğu için inandırıcı olmaması içten bile değil.

Diğer âlemden olan varlıkların Kur’an-ı Kerim’de yer alması, onları inkar etmeyi inananlar için imkansız kılıyor. Din âlimlerinin kaynaklarda aktardıkları bilgilere göre çok kısıtlı bir zaman aralığında da olsa insan olmayan o varlıklar dünyaya gelebiliyor ve istedikleri insanın bedenine yerleşebiliyor. Zaman konusunda âlimleri kısıtlılıktan bahsederek, daha çok enerjisi yüksek insanları seçtiklerini kaynaklarında belirtmişler. Ateşin duman kısmından yaratılan cinler, dumanın insan vücuduna girebildiği düşünülürse, doğal olarak insanın içine de girebiliyorlar. İşte bu yüzden film inandırıcı ve aynı zamanda gerçek olduğu için korkutucu.

Filmin tarihi bir olay ile desteklenmesi ise gayet ilgi çekici. Musallat’ta ismi “Medine’ye Hicret’ten sonraki antlaşma” olarak geçen antlaşma pek açıkça anlatılmadığı için merak uyandırdı. Filmde sözü edilen antlaşma ve sebebi ise kaynaklarda söyle geçiyor:

Hz. Ayşe bir gece cinler tarafından yatağından kaldırılarak yüksek bir mahkemenin huzuruna getirilir. Hz. Ayşe sebebini sorunca: “Sen cinlerden bir Müslüman katlettin. Bunun mahkemesi yapılacak” denildi. O da: ‘Ben nerede bir cin öldürdüm?’ dediğinde ona cevap verildi: “Sen Kur' an-ı Kerim okurken, bizim Müslüman cin kardeşlerimizden birisi bir yılanın içine girerek seni dinlemeye geldi. Siz hanenizde o yılanı görünce öldürdünüz. Dolayısıyla içinde bulunan kardeşimiz de öldü. Bunun hesabı görülecek” derler.

İşte bu olayın sonunda imzalanır antlaşma ve artık iki âlemin varlıkları birbirlerinin bölgelerine girmeyeceklerine söz veriyorlar. Ama verilen söz zaman zaman iki tarafça da bozuluyor. Musallat’ta işte bu antlaşmanın bozulduğuna örnek gösterilen yaşanmış bir olay.

Filmin içinde dinsel bazı ilginç örnekler hep işlenmiş durumda. Mesela film içinde böceklerin hep başrolde olması antlaşmada da geçtiği üzere o varlıkların zaman zaman böcek ve yılan gibi canlıların içinde olduklarını ortaya koyuyor. İşte tam da bu yüzden, gerekmedikçe bu türlü canlıların öldürülmemelerinin gerekliliğine inanılıyor.

Filmle ilgili gerçeklerin belgeli olması bu yüzden belki de gerilimi ve korkuyu hep içinde barındırıyor. Ayrıca dualar, ezan sesleri ve Arapça yazılarla filmin inandırıcılığı kamçılanmış durumda.

Bir de sanatsal yönüne bakıldığında, sahneler arasındaki geçişlerde oldukça iyi olan bu Türk yapımının, efektleri ise daha iyi olabilirdi. Bu kadar para harcanmasına rağmen neden hala kendi kendimizi aşamıyor durumdayız? Korkuya hizmet eden filmlerde sadece gözlerinin içi beyaz, avazı çıktığı kadar bağıran, gürleyen, fırtına gibi esinti verilen sahnelerinin yanında müziğin ve efektlerin biraz daha çarpıcı olması şart Ama günden güne Türk sineması kendini aşıyorsa, ”Büyü” filmindeki anlaşılmazlık, alışılagelmiş konu ve “Dabbe” deki dağınıklık hatırlanırsa; bu filmde görüntü kalitesinin ve oyuncularının biraz daha profesyonel olduğunu söylemek mümkün.

Sahnelerin bazen yoğunlaşıp bazen sıradanlaşması yine temponun düşük seyretmesine neden oldu. Mesela doğum sahnesinde gerçeklik ile abartıyı bir arada görmeniz çok normal. Her ne kadar Biğkem Karavus bu sahnenin gerçekçiliği için araştırma yapsa da, ebelerdeki sayıca gereksiz bir fazlalık göze bir iğne gibi batıyor. Yine abartma kısmında üstümüze yok. Burak Özçivit’in Almanya’daki çaresizlik sahneleri filmin temposunu düşürürken, İstanbul’da geçen sahnelerde ezan sesinin insanın yüreğine dokunan bir yanı oluyor.

Filmin bitişinde, karışıklıkların ve onların çözümleri gayet ortada olduğu halde, filmin başından itibaren izlenilen olaylar hakkında bir açıklama yapıldı. Bana göre gereksiz olan açıklama sonrasında izleyicinin aklında hâlâ sorular kaldıysa bu gerçekten acı verici. İnanıyorum ki ve örnekleri olduğu için söylüyorum ki bir Hollywood yapımı olsaydı bu açıklama hiç yapılmazdı. Bu açıklamaya gerek duyulması ilginç. Gerek duyulma sebebi ne acaba? Film anlaşılmaz mı demeye çalışıyorlar yoksa seyirci anlayamaz mı?

Filmde işlenilen aşk ise gerçekten korkutucu. Diğer âlemden birisi bir insana aşık oluyor ve hayatının değişmesine yol açıyor. Daha öncede aşktan bu kadar soğuyacağınızı hiç düşünmemiş olabilirsiniz. Ama filmin sonunda soğuyacaksınız. Bir katilin ya da bir psikopatın aşkı da korkutucu olabilir ama diğer âlemden bir varlığın aşkı, bütün aşk korkularına bedel.

Türk sineması gerilim türüne hizmet eden filmleri dönem dönem büyük emek harcayarak yapadursun, Musallat filmi gerçekliğinin İslamiyet dini tarafından kanıtlandığı bir konuyu işleyerek seyirciye korkuyu “İşte bu gerçekten de var” diyerek veriyor.

Aybüke SAYIN